Ayet Açıklamaları

DİNDE GENEL KONULAR

ALLAHI ve DİNİNİ TANIMAK ELÇİYİ TANIMAK.

KURANDAKİ GENEL KONULAR

⁉️DİNDE KANUN ve KURAL KOYUCU KİMDİR⁉️

Allah ile aranıza koyup kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Oysa Allah, bu konuda herhangi bir bilgi ve belge indirmemiştir. Zira hüküm yalnızca Allah’ındır. O ise, kendisinden başkasına kulluk edilmemesini emretmiştir. İşte doğru ve sağlam din budur; fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyorlar.”
(Yusuf 12/40)

Hakkında hiçbir delil ve belge indirmediği şeyi, Allah’a ortak koştukları için kâfirlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer ateştir, ne berbattır şirk koşan zalimlerin barınağı.
(Âl-i imrân 3/151)

De ki: “Onların uykuda ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Zira göklerin ve yerin bilinmeyenlerini bilmek Allah’a aittir. O, öyle mükemmel görür öyle mükemmel işitir ki, göklerde ve yerde bulunanların Allah’tan başka velileri yoktur. O, otoritesine ve hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.
(Kehf 18/26)

Zira göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. Din ve kural koymak da sadece O’nun hakkıdır. Şimdi siz Allah’tan başkasından mı çekiniyorsunuz?
(Nahl 16/52)

De ki: –Görmüyor musunuz Allah’ın size rızık olarak ikram ettiği yiyecekleri keyfinize göre bir kısmını helal bir kısmını haram kılıyorsunuz. Deki Allah mı buna izin verdi, yoksa uydurarak Allah’a iftira mı ediyorsunuz?
(Yunus 10/59)

Kendi uydurduğu yalanları Allah’a isnat edenden daha zalim kim vardır? İşte onlar hesap için Rabblerinin huzuruna getirildiklerinde şahitler diyecekler ki: İşte Rablerine karşı yalan uyduranlar bunlardır, iyi bilin ki Allah’ın laneti Allah’a iftira eden bu zalimlerin üzerinedir.
(Hud 11/18)

–Onlar insanları Allah’ın gerçek dininden saptırır ve onu eğri büğrü göstermeye çalışırlar, onlar ahireti de hesaba katmayan kâfirlerdir.
(Hud 11/19)

‼️‼️BURAYA KADAR OLAN AYETLER ALLAHIN DİNDE TEK KANUN KOYUCU OLDUĞU VE YETKİNİN KENDİSİNDE OLDUĞUNA DAİR AYETLERDEN BİRKAÇ TANESİ. ‼️‼️

ATA DİNİNE UYMAK

⁉️⁉️ŞİMDİDE ATALARININ DİNİNE DEĞİL KURANA UYULMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEYEN AYETLER. ⁉️⁉️

İşte bunlar, sana hak olarak indirdiğimiz Allah’ın ayetleridir. Peki, onlar Allah’a ve ayetlerine inanmayacaklar da hangi hadise inanacaklar?
(Câsiye 45/6)

Peki onlar bu Kuran’a inanmayacaklar da bundan sonra hangi hadise inanacaklar?
(Mürselât 77/50)

Onlara, Allah’ın indirdiği Kuran’a uyun denilince: “Hayır, biz, atalarımızın başımıza sardığı geleneğe uyarız.” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?
(Bakara 2/170)

Onlara; “Allah‟ın indirdiğine inanın!” denildiğinde, “Biz, bize indirilene inanırız.” deyip ondan sonra gelen Kuran‟a inanmadılar. Hâlbuki bu, ellerinde bulunanı tasdik eden hak bir kitaptır. Onlara de ki; “Gerçekten size indirilene inanıyor idiyseniz daha önce Allah‟ın nebilerini niçin öldürüyordunuz?”
(Bakara 2/91)

Onlara: “Allah’ın indirdiği Kuran’a ve Allah’ın mesajını tebliğ eden elçiye gelin.” Denildiğinde, onlar “Hayır biz atalarımızın bize bıraktığı geleneğe uyarız, o bize yeter!” derler. Peki ya ataları, hakikati bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler iseler?
(Maide 5/104)

Böylelerine: – Allah’ın indirdiği kitaba/Kuran’a uyun, denilince: – Hayır, biz, atalarımızdan ne gördüysek ona uyarız, derler. Peki ya şeytan atalarını cehennem azabına çağırmışsa?
(Lokman 31/21)

Hayır söyledikleri tek şey: – Biz, atalarımızı geleneksel bir din üzerinde bulduk, biz de ancak onların izinden giderek doğru yolu bulabiliriz.
(Zuhrûf 43/22)

Çünkü onlar, sapkın atalarının başlarına sardığı geleneğe uydular.
(Saffat 37/69)

Onlar ise: – Biz atalarımızı onlara kulluk eder bulduk. Dediler.
(Enbiya 21/53)

Rabbinizden size indirilen Kuran’a uyun. Allah’tan başka bir takım evliyaya uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.
(A’râf 7/3)

Benim gösterdiğim dosdoğru yol işte budur. Öyleyse bu yolu izleyin, sakın sizi bu yoldan ayıracak farklı yollara sapmayın. İşte bütün bunları Allah size tavsiye ediyor, umulur ki korunup sakınırsınız.
(En’âm 6/153)

De ki: “Ey Kitap ehli! İnanç sisteminizde haksız olarak aşırı gitmeyin. Daha önce doğru yoldan sapmış ve birçoklarını saptırmış olan ve şimdi de doğru yoldan büsbütün sapmış durumda bulunan kişilerin heveslerine ve sapık inançlarına uymayın.
(Maide 5/77)

Sonra sana emrimizden din ve dünya işleriyle ilgili konularda bir yol/şeriat gösterdik. Artık sen bu yolu izle sakın hak ve hukuk bilmeyenlerin yoluna uyma!
(Câsiye 45/18)

Onlara de ki: “Ben bilinçli bir şekilde delillere dayanarak Allah’a davet ediyorum! Ben ve bana uyanlar aynıyız. İşte bu benim davet metodumdur. Allah sizin yakıştırmalarınızın tümünden münezzehtir, yücedir ve ben de asla ona ortak koşan müşriklerden değilim.”
(Yusuf 12/108)

,,MUHAMMED AS YALNIZ KURANA UYDU.

🍀🍀🍀❤️ŞİMDİ MUHAMMED AS YALNIZ KURANA UYDUĞUNU, DİN KONUSUNDA VAHYİN DIŞINDA BİRŞEY SÖYLEMEDİĞİNE DAİR AYETLER,

Hakikatin apaçık belgeleri olan ayetlerimiz onlara okununca, bizimle karşılaşmayı hesaba katmayanlar: “Bize bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir” derler.
De ki: – Bunu kendi arzuma göre değiştirme yetkim yok, zira ben sadece bana vahyedilen Kuran’a uymak zorundayım, eğer Rabbime isyan edersem o zaman ben o korkunç günün azabından korkarım.
(Yunus 10/15)

De ki: “Ben size, Allah’ın (Sevap ve nimet) hazinelerinin benim elimde olduğunu söylemiyorum. Gaybı da (Gelecekte neler olup biteceğini de) bilemem, ben size, ben meleğim/kralım da demiyorum. BEN , ANCAK BANA VAHYEDİLEN KURAN’A UYUYORUM. ” De ki: “HİÇ GERÇEĞE KARŞI KÖR OLAN İLE ONU GÖREN BİR OLUR MU? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?”
(En’âm 6/50)

Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları bu KURAN İLE UYAR Kİ , ONLARIN ORADA HERHANGİ BİR VELİ /KORUYUCU ve ŞEFAATÇİLERİNİN OLMADIĞINI ANLASINLAR . Belki sakınıp korunurlar. .
(En’âm 6/51)

Sen onlara istedikleri bir ayet getirmediğin zaman: – Onu kendin uyduruverseydin ya! Derler. De ki: – Ben, ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım, işte bu Kuran Rabbinizden bir bilinç kaynağı ve iman eden bir toplum için doğru yol kılavuzu ve rahmettir.
(A’râf 7/203)

De ki: – Ben, elçilerin ilki değilim. Gelecekte beni ve sizi nelerin beklediğini de bilmiyorum. BEN , SADECE BANA VAHYEDİLEN KURAN’A UYUYORUM. Çünkü ben, apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.
(Ahkaf 46/9)

Hakka 44 Eğer bir takım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı.
Hakka 45 Biz onu kudretimizle kıskıvrak yakalar.
Hakka 46 Sonra da onun can damarını koparıverirdik de.
Hakka 47 Hiçbiriniz buna engel olamazdınız.
Hakka 48 Şüphesiz ki bu Kuran Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt ve uyarıdır.
Hakka 49 Elbette biz, sizden onu yalanlayanları çok iyi biliyoruz.
Hakka 50 Aynı zamanda bu Kuran kâfirler için bir iç yangınıdır.

Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onları zorla inandıracak değilsin. Öyleyse sen benim tehdidimden korkanlara KURAN İLE ÖĞÜT VERMEYE DEVAM ET!
(Kâf 50/45)

VAHYİN ÜZERİNİ ÖRTENLER ve GİZLEYENLER.

İndirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu bu kitapta/Kuran’da insanlara bütün açıklığıyla ortaya koyduktan sonra bunu gizleyenler var ya! İşte onlara hem Allah lanet eder hem de bütün lanetçiler lanet eder.
(Bakara 2/159)

Allah, kendilerine kitap verilenlerden “Kitabı insanlara muhakkak beyan edeceksiniz, onu asla gizlemeyeceksiniz” diye misak/söz almıştı da onlar, bu ahdi kulak ardı ettiler, bunu basit dünya menfaatlerine pazarladılar, ne kötü bir alışveriştir bu.
(Âl-i imrân 3/187)

Ne zaman bir sure indirilse hemen onlardan birileri, „Bu hanginizin imanını artırdı?’ derler. Evet, iman edenlerin imanını artırır ve onlar bunu birbirlerine müjdelerler.
(Tövbe 9/124)

Bu gerçekleri gizleyenler ve bu hal üzere ölenler var ya! İşte Allah’ın, meleklerin ve insanların tümünün laneti onların üzerinedir.
(Bakara 2/161)

Onların bir kısmı, kitaptan olmadığı halde sizin kitaptan zannetmeniz için dillerini eğip bükerler. Allah’ın kitabından okuyormuş gibi yaparlar, o Allah katından olmadığı halde “Allah katındandır” derler. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.
(Âl-i imrân 3/78)

Yazıklar olsun kendi elleriyle kitap yazıp sonra onunla az bir kazanç edebilmek için “Bu Allah katındandır.” diyenlere! Yazıklar olsun onların elleriyle yazdıklarına, yazıklar olsun onların kazandıklarına!
(Bakara 2/79)

Kahrolsun kendi görüşlerini gerçek diye pazarlayanlar.
(Zâriyât 51/10)

Zira onlara apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman, nankör kâfirlerin yüzlerindeki nefreti hemen fark edersin. Neredeyse, kendilerine ayetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: – Size bundan daha kötü bir şeyi haber vereyim mi? Cehennem! Allah onu inanmayan kâfirlere vaat etti. O ne berbat bir son duraktır.
(Hacc 22/72)

Allah, size kitabı ayrıntılı olarak indirmişken (1)şimdi ben Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? (2) Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, iyi bilirler ki bu Kuran, Rabbin tarafından indirilmiş hak/gerçeğin kendisidir. (3) Sen de sakın şüpheye düşenlerden olma! (4)
(En’âm 6/114)

Zira Rabbinin kelimeleri doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun kelimelerini/hükümlerini değiştirebilecek bir güç yoktur. O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.
(En’âm 6/115)

🧡🧡DİNDE GRUPLARA AYRILMAK🧡🧡

Ve topluca Allah’ın ipi Kuran’a sımsıkı bağlanın ve bölünüp parçalanmayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Hani siz, bir zamanlar birbirinize düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. O’nun bu Kuran nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz de O, sizi oradan kurtardı. Doğru yolu bulasınız diye Allah, size ayetlerini işte böyle açıklıyor.
(Âl-i imrân 3/103)

Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar ile senin hiçbir ilişkin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır. İleride Allah, onlara yapıp ettiklerini bildirecektir.
(En’âm 6/159)

O müşrikler ki dinlerini paramparça ederek çeşitli gruplara bölündüler. O grupların her biri kendi inancı ve görüşü ile övünür.
(Rum 30/32)

Allah’ın tevhit dini İslam’ı ayakta tutun ve onda grup grup ayrılmayın diye Allah, Nuh’a emrettiği inancı sana da din/şeriat kıldı, Aynı şekilde İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz dini sana da vahyettik. Müşriklere ağır gelen senin davet ettiğin işte bu tevhit inancıdır. Oysa Allah, dileyeni bu dine mazhar kılar ve kendine yönelen kimseye de doğru yolu gösterir.
(Şûrâ 42/13)

Fakat dinlerini paramparça ettiler, nihayetinde hepsi bize dönecektir.
(Enbiya 21/93)

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra ihtilafa düşüp, bölünüp parçalananlar gibi olmayın. İşte onlar için korkunç bir azap vardır.
(Âl-i imrân 3/105)

ZAKKUM AĞACI ADEME AS. YASAKLANAN AĞAÇ MI?

İsra 60
Hani sana Rabbim insanlara kuşatmıştır demiştik sana gösterdiğimiz Görüntüyü ve Kur'an'da lanetlenen ağacı Sadece insanlara sınamak için meydana getirdik Biz onları korkutuyoruz da bu Onlara büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamıyor.

Yorumunu yapmakta olduğumuz İsrâ 60'taki el-mel'ûne, yani "lanetlenmiş ağaç", yukarıdaki âyetlerde geçen zakkum ağacı olabilir mi? Ayetlerde müşterek olan kelime fitne kelimesidir.

İsra 60'ta insanlar için o ağacın "fitne, sınav" kılındığı; Säffat 63'te de zâlimler için "fitne, sınav" kılındığı ifade edilmektedir. "Mel'ün ağacın, "zakkum ağacı" olduğunu iddia edenlerin tek tutunacakları kavram "fitne", yani "sınav" kelimesidir.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: "Zakkum ağacı" cehennemin dibinden çıktığına göre (Saffat 37/64) bu dünyada nasıl bir sınav olmaktadır? Bu fikri savunanların tarafını tutarsak, soruya şu şekilde cevap verebiliriz. Bu dünyada şirk koşan zâlimler, sapıklar ve yalanlayanlar bu ağacın meyvelerinden orada yiyecekler ve karınlarını dolduracaklardır. Bu özelliği ile söz konusu ağaç dünyada yaşayan insanlar için bir imtihan konusu, yani caydırıcı bir özellik taşımaktadır.

Dikkat edilirse Sâffât 65'te o ağacın tomurcukları şeytanların başına benzetilmektedir. Kafa ve tomurcuk kavramlarından hareket edersek şu neticeye varabiliriz: Bu dünyada kafasında şeytânî fikirler, Allah'ın vahyine karşı kin ve düşmanlık dolu niyetler besleyenler, öteki âlemde tomurcukları şeytanların kafasına benzeyen ağaçtan yiyeceklerdir.

Böylece "imtihan olan" varlık, insanın beyni olmaktadır. Kafa, tomurcuk, la'net ve ağaç kelimeleri bu âyetlerde bir senteze işaret et- mektedir. La'netlenen, insanın beynidir; kötülükleri, yanlışları taşıyan beyindir. Yüce Allah'ın insana sunduğu tomurcuk halindeki beynini açmadan zakkum ağacına çevirenler, elbette imtihanı kazanamayıp cehennemin ortasında biten, tomurcukları şeytanların kafasına benzeyen ağaçtan yiyeceklerdir. Demek ki biz bu dünyadan zakkum ağacımızı beynimizde büyüterek öteki aleme gidiyoruz. Orada da oturup meyveleriyle karnımızı dolduruyoruz.

İşte bu ağaç Adem ile eşine yasak edilen ağaçtır. İsra 61 ayette lanetlenmiş ağacın meyvesinden yemenin imtihan ve sınama vesilesi olması açıkça bu ağaç olduğu belirtilmese de ona yaklaşmanın bir fitne olduğu da bir gerçektir. Bunun zakkum ağacı olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında insan için imtihan bu ağaç olmuştur. Ama ağacın sadece Hz. Adem ve eşini ilgilendirdiğini söyleyenlere ne cevap verebiliriz? Bu ağacın meyvesinin yasaklanması sonraki nesillere haram lokma yememek şeklinde nakledilmelidir. Yetim malı, kul hakkı, haram lokma hâlâ insanlar için bir imtihan sorusu veya konusu olmaya devam etmektedir. O zaman âyetteki "ağaç", haram lokmayı temsil etmekte ve haram lokmanın lanetlenmiş olduğu da ortaya çıkmaktadır.

ŞEYTANI ve KÂFİRLERİ VELİ EDİNMEK.

ŞEYTAN= KİBİR, İNKAR, BENLİK, İKİYÜZLÜLÜK, ALDATMA, KÖTÜLÜĞE TEŞVİK ETMEK, İYİTLİKTEN MEN ETMEK, HASED , HIRS, GERÇEĞİ ÖRTMEK, gibi kavramları taşıyan kişiliğe karaktere sahip kimseye denir. İblis Allaha karşı olan tutumumdan ötürü bu kimliği almıştır. İnsanlardan veya cinlerden Her kim bu tavır ve davranışlarda bulunursa şeytanlık etmiş olur. Bu kimliğe ilk İblis sahip olmuştur.

Şeytanların dostu kimdir? Bakalım...

ŞEYTANLAR KİMLERE DOST OLUR:

ARAF Suresi 27. Ayet
Adem oğulları, şeytan, ana babanızın vücutlarını kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. O ve kabilesi sizin onları görmediğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.

MERYEM Suresi 83. Ayet
İnkarcıların üzerlerine şeytanları yolladığımızı görmez misin? Onları kışkırtıp duruyorlar.

FUSSİLET Suresi 25. Ayet
Geçmişlerini ve geleceklerini onlara güzel gösteren birtakım arkadaşları onlara atadık. Kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplumları için gerçekleşen o söz kendileri için de geçerli oldu. Onlar kaybetmişlerdi.

ZUHRUF Suresi 36. Ayet
Kim Rahman'ın mesajına aldırış etmezse, ona bir şeytanı sardırırız da onun arkadaşı olur.

ZUHRUF Suresi 37. Ayet
Nitekim onları yoldan çıkarırlar. Buna rağmen onlar doğru yolda olduklarını sanırlar.

Babacığım korkuyorum ki bu gidişle sen Şeytanı veli/dost edinip Rahman’ın azabına uğrayacaksın.
(Meryem 19/45)

YECÜC VE MECÜC KİMDİR?

Yazımıza başlık olarak aldığımız iki isim, Kur’an’da iki surede ismi geçen ancak tefsir kitaplarında hayli kabarık olarak bilgiler bulmanın mümkün olduğu konulardan birisidir. Yazımızda bunlar ile ilgili olarak tefsir kitaplarındaki bilgiyi eleştirmekten ziyade, Kur’an kıssalarının mesaj vermek gibi bir içeriği olmasından yola çıkarak Kur’an’ın Yecüc ve Mecüc üzerinden vermek istediği mesajı anlamaya çalışacağız. Tefsir kitaplarında Kur’an kıssaları ile ilgili yorumlara baktığımız zaman mesajı anlamaktan çok o günkü yaşanmışlık ve kıssadaki şahsiyetlerin kim ve ne oldukları şeklinde yorumların sayfalarca yer tuttuğu görülmekte olup bu tür yorumların kıssaların mesajını anlamaya yaramadığını aksine kıssaların mesajını ıskalamaya yaradığını görmekteyiz.

Yecüc ve Mecüc ismini, Kehf Suresinde anlatılan Zülkarneyn kıssasında onun yaptığı yolculukta görmekteyiz. İlgili ayetleri okuyarak Yecüc ve Mecüc üzerinden verilmek istenen mesajı anlamaya çalışalım.

[18.93]Sonunda iki seddin arasına varınca setlerin berisinde neredeyse hiç söz anlamayan bir toplumla karşılaştı.

Kehf 93. Ayetinde, Zülkarneyn’in kıssada anlatılan son durağı iki dağ arası olarak tabir edilen coğrafi bir mekândır ve orada bir kavme rastlar, bu kavmin özelliği olarak ayette “la yekadune yefkahune kavlen” şeklinde bir cümle ve o cümlenin meal ve yorumlarında, kavmin söylenen sözü anlamadığı veya dili yabancı olduğu gibi iddialar olmasına rağmen bu konuda bizim düşüncemiz o kavme daha önce “kavl” olarak ifade edilen vahy şeklinde bir bilgini onlara ulaşmadığı yani o zamana kadar vahiyden habersiz olarak yaşadıklarıdır.

[18.94] Dediler ki ey Zülkarneyn! Muhakkak Yecüc ile Mecüc bu Arzda fesat yapıp duruyorlar, onun için onlarla bizim aramıza bir set yapman şartı ile sana biz bir haraç versek olur mu?

Zülkarneyn’in ulaştığı yerdeki kavim ondan, Yecüc ve Mecüc’ün fesadına karşı ücret karşılığı onlardan koruması için bir set yapmasını istemektedir. Burada bunların kim olduğundan çok fesatçılara karşı yapılan bu önlemin bizler için taşıdığı mesaj üzerinde durarak kıssadan hisse çıkarmak gerektiğini düşünmekteyiz. Yecüc ve Mecüc ismini sadece belli bir zamana has fesad çıkaranlar olarak değil, kıyamete kadar yeryüzünde fesad ve bozgunculuk çıkaranların genel bir ismi olarak okursak bunlar için yapılan seddi ve yapanlar üzerinden verilen mesajı daha doğru anlamak mümkündür.

[18.95] Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım.

Kavmin Yecüc ve Mecüc fesadına karşı Zülkarneyne haraç karşılığı set yapması isteğine karşı onun verdiği cevap elinde güç ve iktidar bulunanların, mazlumlara karşı zalimleri engellemek için yapması gereken şeyin ne olduğunu öğretmektedir. Zalimi engellemek için haraç karşılığı bir engel yapmak yarın o engeli yapanın zalim olmasına sebep olacaktır ve başka bir zalim doğuracaktır. Yaptığı engeli mazlumlara karşı kullanarak, “ya haracı çoğaltırsınız ya da engeli yıkarım” gibi tehditlerle mazlumları her zaman diken üzerinde tutarak onları sömüren bir güç sahibi dün bugün ve yarın dünya üzerinde mevcut olup her an yaptıkları zulüm örneklerine şahit olmaktayız.

Kavmin Zülkarneyn den set yapmasını istemesi onların çalışmayı sevmeyen tembel bir yapıya sahip oldukları ve elimizdeki para ile her şeyi yaptırırız mantığına sahip olan zengin Müslümanları anımsatmaktadır, eğer Zülkarneyn onların bu yönünü istismar edip onları oturtup kendi maiyeti ile birlikte bir engel yapmaya kalksaydı bu engelin yapımında onların hiçbir dahli olmadığı için o engel üzerinde bir tasarruf ve onu istediği gibi kullanma hakkına sahip olabilecek iken bu şekil bir sömürüye yanaşmayan adil biri olarak karşımıza çıkması gücü ve serveti elinde tutanların sömürgecilik gibi bir haklarının asla olmayacağını gösterir. Eğer karşınızdaki muhatabınız sizin elinizde olan imkâna sahip değil ise, siz bu imkâna sahip iseniz bunu zulüm olarak değil insanlara faydalı olmak şeklinde kullanmak mecburiyetindesiniz mesajı verilmektedir.

[18. 96] Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca; körükleyin, dedi. Nihayet o, bir ateş haline gelince; bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.

Zülkarneyn’in seddi yapmak için kullandığı malzemeler yine bizler için mesajlar içermektedir. Allah (CC) Davud ve Süleyman (as) için onlara demiri ve bakırı emrine verdiğini beyan etmektedir. Onların bu malzemeleri kullanarak güç ve saltanat sahibi olduklarını anlamak mümkün iken bizler onların bu saltanatlarını sanki yattıkları yerden ve bir mucize olarak anında verildiğini düşünmekteyiz, hâlbuki böyle düşünmek bizleri bugünkü tembelliğe yol açan unsurlardan birisidir.

Allah (CC) Hadid S. 25. Ayetinde şöyle buyurmaktadır.

Celâlim hakkı için biz Resullerimizi beyyinelerle gönderdik ve beraberlerinde kitab ve miyzân indirdik ki insanlar adaletle tutunsunlar, bir de demiri indirdik, onda hem çetin bir sertlik hem de insanlar için birçok menfaatler vardır ve çünkü Allah kendisine ve Resullerine gıyabında yardım edenleri belli edecek, şüphe yok ki Allah kavidir azizdir.

Ayette dikkatimizi çeken 3 unsur Kitap-Mizan-Demir olup bunların üçünün bir arada olması ile insanlar arasında fesat ve bozgunun önlenebileceği haberi verilmektedir. Demir ayette bir güç sembolü olarak anlatılmakta ve onun ikram edildiği ancak bu ikramı kitap ve mizan gözetilerek kullanması gerektiğini bildiren Rabbimizin bu beyanına karşılık, demir bugün kitap ve mizan ikilisini arkaya atıp sadece demirin gücü ile dünya üzerinde insanlara zulmedenlerin elinde kalmıştır.

Zülkarneyn kıssası, Demir-Kitap-Mizan üçlüsünün bir arada
kullanılarak insanları sömürmeden hak ve adaletin hâkim olduğu bir düzenin nasıl tesis edilebileceğini gösteren bir kıssa olarak evrensel bir mesajı olan kıssadır.

[18.97] Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için delik açmaya güçleri yetti.

Kitap-Mizan-Demir üçlüsünün bir araya gelerek fesada karşı yapılan her türlü set kıyamete kadar baki, kalacak olup bunu hiçbir fesatçı aşamayacaktır, bu vaad Allah (CC) nin vaadi olup gereği yerine getirildiği takdirde gerçekleşecek olan bir vaattir. Bizler bugün Müslümanlar olarak bu üçlüyü kullanmaktan aciz olarak küfre karşı koymamız gereken silahı bile kâfirlerden almak zorunda kalmamız ne durumda olduğumuzun bir göstergesidir, bu durumda olan bizlerin bırakın fesada karşı koymayı fesatçıların elinde oyuncak olmaktan başka bir işe yaramadığımız ortadadır.

[18. 98] Dedi ki: «Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin vaadi bir hak olmuştur.»

Zülkarneyn o kavim ile yapmış olduğu set için, “bu benim gücüm ile yaptığım bir şeydir” şeklinde bir gurur ve kibre kapılmayıp “rabbimin rahmeti” diyerek güç ve servet sahibi olanların özellikle hiç unutmaması gereken sözleri söylemiştir. Seddin dümdüz olmasını, gücü elinde bulunduranların Kitap-Mizan-Demir üçlüsünü bir araya getirerek fesada karşı yapılan setlerin kıyamete kadar ayakta kalacağının haberi olarak anlayabiliriz.

[18. 99] Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sur’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.

Enbiya 95 Bizim helâkına karar verdiğimiz bir toplumun artık geri dönüşü mümkün değildir.

Enbiya 96 Nihayet o toplumun helakı için Yecüc ve Mecüc serbest bırakılır, her tepeden dalga dalga yayılırlar.

Enbiya 97 İşte gerçekleşecek olan vaat yaklaşmıştır. İşte o zaman inanmayanların gözleri korku ve dehşetten fal taşı gibi açılacak ve: – Yazıklar olsun bize, bundan önce biz bunu hiç umursamıyorduk, aslında biz kendimize zulmedip yazık etmişiz, diyecekler.

Enbiya Suresi ayetlerinde ise yeryüzünde kıyamet gününe kadar fesatlarını devam ettirmek için çalışan ve evrensel fesatçılara verilen bir isim olarak okumanın daha doğru olacağını düşündüğümüz Yecüc ve Mecüc gerçekleşmeden önce reddettikleri, fakat gerçekleştiği vakit pişmanlıklarını gizleyemedikleri kıyamet ve hesap ve cehennemi gördükleri zamanki halleri beyan edilmektedir.

Sonuç olarak; tefsirlerde kim oldukları ve onlar için yapılan seddin nerede olduğu şeklinde yapılan yorumları okuyarak veya kıyamet alametleri ile ilgili rivayetler içinde yerini bulan Yecüc ve Mecüc konusunu, Kur’an kıssalarının mesaj içerikli okuma metodu içinde yapılan bir okumada bunların belli bir zaman ve mekâna has bir kavim değil, evrensel fesatçıların bir ismi olarak görürüz. Kur’an Zülkarneyn kıssası üzerinden bunlara karşı koymanın yollarını öğretmekte olup bizlerinde bu yolu takip ettiğimiz takdirde Allah (CC) nin bir vaadi olarak bu fesatçıların önüne çekilen seddin kıyamete kadar yıkılmayacağını bildirmektedir. Bu setlerin, demir sembolü üzerinden maddi gücü kitap ve mizan ile birleştirerek yapılacağı ve bu üçlü güç ile yapılan seddin kıyamete kadar yıkılmayacağının bildirilmektedir. Kıyamet gününe kadar bu fesadı devam ettirenlerin o gün gelince pişmanlıklarının fayda etmeyeceği ve ebedi olarak cehennem ile cezalanacakları da bildirilmektedir, bizler maalesef bugün bu fesatçıların zulümleri altında kıyameti veya kurtarıcı mehdileri bekleyerek onların alt edilmesini beklemekten başka bir eylemde bulunmamaktayız. O fesatçılara yaptıkları nasıl sorulacaksa bizlere de onlara engel olmak için eli kolu bağlı oturup gökten medet ummamızın hesabı elbette sorulacaktır, gökten yardımın sebeplere tevessül etmeden gelmeyeceğini öğreneceğimiz günlerin yakın olmasını umut ediyoruz.

Hz YUNUS KISSASI

Öncelikle

Sâffât sûresinin 139 ayeti
Muhakkaki yunus gönderilen resullerdendir.

Bu gönderilmenin ilk kez mi olduğunu ve ikinci kez mi olduğu bu ayetle anlaşılmıyor ayete devam edelim.

Saffat 140
O dolu bir gemiye kaçmıştı.

Bir Resul alemlerin rabbi'nden kaçılmayacağını bilmesi gerekir.
O halde nasıl kaçmıştı buradaki kaçmak, EBEKA kelimesi ile anlatılmış. EBEKA= Bir kölenin efendisinden kaçma şeklidir. Görevin sorumluluğun verdiği ağırlıktan dolayı ve eziklikten dolayı kaçmıştı. Yani Bu gemi dünyalıklarla dolu, dünya menfaatleri ile dolu olan bir gemidir. ikinci anlam olarak da Dünya meşgalesi ile doldurduğumuz zaman gemisi Mesela bir kimseye gel Allah yolunda bir hayır yapalım dendiğinde benim zamanım yok diyebiliyor. Yani o menfaat dolu gemiyi tercih etmiş oluyor. Allah'ın ona vermiş olduğu nimetlerin şükrünü Eda etmeyip dünyalıklarla dolu iş ve meşgaleyi tercih ediyor. Allah bazen bizim önümüze çıkardığı fırsatlarla ona karşı olan imanımızı arttırmak ister. Bunu gerçekten iyi değerlendirmemiz gerekir. İşte bu fırsatı değerlendirmezsek dünya menfaati ile dolu olan gemiyi tercih edersek, Allah'ın bizden istediği amellerden uzak kalırsak Yunus Gibi bir kaçış ararız. Peki bu dünyalıklarla dolu gemiye bindiğimizde akıbetimizin ne olacağını diğer ayetleri okuyarak anlamaya çalışalım. Allah'ın bize sunmuş olduğu her fırsatı ve makamı zamanında kullanmamız gerekir. İş işten geçtikten sonra artık fırsatlar elimizden gitmiştir. Biz bu dünyada öncelediklerimiz bizi hakikate ulaştıracak olan ve akıbetimizi de Cennet yapacak olan ameller olacaktır. Kıyamet suresinin 13 ayetinde
insana o gün önceledikleri ve erteledikleri bir bir bildirilir.

Biz Allah'ın bizden istediklerini mi önceledik yoksa dünya menfaatleri ile dolu olan bir hayatı mı önceledik bunu iyi düşünmemiz gerekir. Ayetin devamında ise

Saffat 141
Yunus sonunda kura çekti Ve sonunda kaybedenlerden oldu.

Dünyalıklarla dolu bir gemiyi tercih edersen dünya menfaatlerini öncelersen bu kurayı kaybedersin. Dünyalık menfaatleri kazanç görürsek dünyada kazanamayacağımız bir kumar oynamış oluruz.

Saffat 142
Onu Balık ağzına aldı ve kendi kendini kınıyordu.

Şimdi burada kurayı kaybettiği için mi gemiden düştüğü için mi yoksa balık onu ağxına aldı diye mi kendi kendini kanıyordu. Öncelikle balığın yuttuğu canlıları sindirme esnasında salgıladığı asitten dolayı o canlının yaşaması mümkün değildir. Bunu bilmemiz gerekmektedir. Hatta bu 1891 yılında James brette isimli bir balina avcısının başına gelmiştir. Balinanın karnında yarı sindirilmiş şekilde canlı bir şekilde çıkarıldığını okumuştuk. Fakat ayetin farklı bir anlam içerdiği konusunda bir düşüncemiz var.

Saffat suresi 143
Eğer o tespih edenlerden olmasaydı

Saffat 144
Muhakkak ki o dirilme gününe kadar onun batınında kalırdı.

Eğer burada gerçekten bir balıktan bahsetmiş olsaydı balığın Kıyamet gününe kadar yaşayamayacağını bilmemiz gerekir. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını bilmekteyiz. O halde burada farklı bir ifade kullanılmakta, dirilme günü ifadesi üzerinde durmak istiyorum Öncelikle tesbih ifadesi kullanılıyor.

Ahzap suresinin 41 ve 42 ayetinde Ey iman edenler Allah'a çok çok zikredin ve onu sabah akşam tesbih edin.

Burada zikir ve tesbih farklı anlamlarda kullanılmıştır. Zikir dendiğine göre çok çok hatırlamak üzerinde düşünmek Tefekkür etmek ve okumakla hatırda tutmak anlamalıyız. Tespih ise sabah akşam dendiğine göre bir tekrar var ,fıtratına uygun davranmak tesbihtir. Zikir ise bilinçlenme düşünme biraraya getirme. Yani bu farklılık "kıtal savaş'' "Cihad mücadele" gibi bir farklılıktır.

Yani Yunus Aleyhisselam Allah'ı tesbih ediyordu, yalnız henüz bir adı zikir olan Vahiy ile buluşmamıştı. Muhammed Aleyhisselamda hira'da henüz vahiy almadan Allah'ı tesbih ediyordu. Tıpkı Yunus Aleyhisselam gibi...

Saffat suresi 144
Muhakkak ki o dirilme gününe kadar onun batınında kalırdı, demek! Eğer bu gerçekten balığın karnında olmuş olsaydı balığın Mide öz suyu tarafından Yunus Aleyhisselam ölürdü, ama ayet, balığın karnında ölür giderdi demiyor. Dolayısıyla Yunus Aleyhisselam manevi bir dirilme ile yaptığı yanlışı anlayarak.

Senden başka ilah yoktur. sen subhansın muhakkak ki ben zalimlerden oldum.

Dememiş olsaydı manevi ölü olarak o cahiliye ile beraber Kıyamet gününe kadar karanlığın içinde yani Dünya menfaatlerine dalmış olarak kalacaktı.

Allah bize Yunus'un Bu Karanlıklar İçinde manevi bir dirilme ile yanlıştan döndüğünü ifade etmektedir.

Saffat Suresi 145
Onu bitkin bir halde açık araziye attık.

Tesbihin Hazreti Yunus'u kurtardığını o karanlıktan o dünya menfaatleri ile dolu olan gemiden kurtulduğunu Allah bizlere bildiriyor haritaya göre, Hint okyanusuna açılan Umman Denizinin kıyıları olan bir yere denk gelmektedir. Açık araziden kasıt, ayet Yunusun korunmasızlığından bahsetmektedir. Artık Yunus'un korunmaya ve barınmaya ihtiyacı vardır.

Saffat suresi 146 ayet
ve onun üzerine geniş yapraklı bir ağaç yetiştirdik.

Burada akla gelen soru ağacın sünnetullah gereği hemen büyümüş olamayacağıdır. Hz Yunus'un bu arazide belli bir müddet kaldığını Hatta orada tarımla da uğraştığını çıkarabiliriz. Bizim buradan çıkaracağımız toplumun önüne çıkıp tebliğ yapmadan önce rızık endişesi duymayacağı sakin bir ortamda uzlete çekilerek kendisini geliştirmelidir, düşünmelidir. Hz Yunus inova'ya gitmeden önce buna hazırlık yapmaktadır.

Saffat 147
ve onu 100.000 veya daha fazla kişiye gönderdik.

işte burada hz. Yunus resullük görevini üstlenmiş oldu, bundan önceki kısımlarda henüz resullükle görevlendirilmemişti. Yani daha önce Yunus'a resullük verilip ve Bu resullük görevinden kaçtığını söylemek çok yanlıştır Saffat 147'de resullükle yeni görevlendirildiğini anlamış durumdayız. Çünkü bir Resul asla görevden Kaçmaz ve Allah'ın ayetlerine aykırı davranmaz Eğer böyle yaparsa resullük görevini yapmamış olur ve onun akıbeti de çok kötü olur. Bir Resul Allah'ın vermiş olduğu görevden kaçıp dünyalıklarla dolu bir gemiye binmez bunu iyi anlamamız gerekir.

ALLAH CEHENNEME GİDECEĞİMİZİ BİLDİĞİ HALDE NEDEN BİZİ YARATTI?

Biz sana, kendinden önceki Kitap'ı tasdik eden, onu düzenleyen bu Kitap'ı hakk olarak indirdik. O halde, aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Ve sakın sana gelen hakkı bırakıp onların hevalarına uyma. Ve Biz, sizin her biriniz için, bir şeriat ve yöntem belirledik. ALLAH DİLESEYDİ SİZİ TEK BİR ÜMMET YAPARDI. SİZİ SİZLERE VERDİĞİ İLE SINIYOR. O halde hayırlarda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri bildirecektir. MAİDE 48

Hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, Mutlak Üstün Olan'dır, Çok Bağışlayıcı'dır. MÜLK 2

Ben, insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yaratırım. ZARİYAT 56

ALLAHIN BİLGİSİNİ SORGULAMAK KUŞATMAK GİBİ BİR YETKİMİZ YOKTUR. FAKAT YARATILMA SEBEBİMİZİ ANLAMAK İÇİN SORGULAMA YAPABİLİRİZ. ALLAHIN NEYİ BİLDİĞİNİ DEĞİL HERŞEYİ BİLDİĞİNİ BİLMELİYİZ.ALLAHIN HERŞEYİ BİLMESİ BİZİM ATTIĞIMIZ ADIMLARIN İZLENDİĞİNİ, YAPIP ETTİKLERİMİZİN BİZE AİT OLDUĞUNU BİLMELİYİZ.
KADER İSE , AKIL VE İRADEMİZİN DIŞINDA OLANLARIN KADERİNİ ALLAH BELİRLER.AKIL VE İRADEMİZLE YAPTIKLARIMIZIN KADERİNİ İSE BİZ BELİRLERİZ.

.......Allah, bir kimseyi, kendisine verdiğinden fazlasıyla sorumlu tutmaz. Allah, zorluğun ardından bir kolaylık verecektir. TALAK 7

BİZE VERİLEN NEDİR ? AKIL VE İRADEMİZ.MAL VE ÇOCUKLARIMIZ İMTİHAN İÇİN BİR VESİLEDİR. BU İMTİHAN DAHİLİNDE ALLAHIN BİZİ YARATMADAN CEHENNEMLİK OLDUĞUMUZU BİLMESİ,KADERİMİZİN CEHENNEMLİK OLARAK YAZILDIĞI ANLAMINI TAŞIMAZ. BİZİM DÜNYADA YAPIP ETTİKLERİMİZİN DEĞERLENDİRİLMEDEN CEHENNEME GİDECEĞİMİZİN SONUCUNU DOĞURMAZ. BUNUN İÇİN ALLAHI SUÇLAYAMAYIZ.BU İZAH ALLAHIN HERŞEYİ BİLDİĞİNİ ORTAYA KOYMAKTIR. BİZ ALLAHA
- SEN BENİM CEHENNEMLİK OLDUĞUMU BİLİYORDUN DA NEDEN YARATTIN.? GİBİ BİRŞEY SORAMAYIZ. ÇÜNKÜ SINANDIĞIMIZI, BİZE BİR KİTAP VE UYARICI GÖNDERDİĞİNİ , AKIL VE İRADEYLE SEÇİMİ BİZE BIRAKTIĞINI AYETLERLE BİLDİRMİŞTİR.

Biz, mesajımızı anlaşılır olarak iletebilmesi için hiçbir resulü kendi halkının dilinden başka bir dille göndermedik. , artık dileyen kimseyi saptırır, dileyen kimseyi de hidayete iletir. O, Mutlak Üstün Olan'dır, En İyi Hüküm Veren'dir. İBRAHİM 4

Dinde zorlama yoktur. Artık, doğru olan yanlış olandan kesin olarak ayrılmıştır. Kim tağutu reddedip, Allah'a inanırsa, kuşkusuz ki kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah, Her Şeyi İşiten ve Her Şeyi Bilen'dir. BAKARA 256

Eğer Allah isteseydi, sizi kesinlikle tek bir ümmet yapardı. Fakat O sapıklığı tercih edeni sapıklıkta bırakır, doğru yolu tercih edeni de doğru yoluna iletir. Zira siz, yapıp ettiklerinizden kesinlikle sorgulanacaksınız.Nahl 93

KUR'AN’I ÖLMÜŞLERİMİZE OKUMAK.......

Yapmak istediğimiz bir şeyi, eğer doğru yapmak istiyorsak, önce o işe en doğru yerden başlamalıyız ki, iyi bir sonuç alabilelim. Peki, bizler İslam ı yaşarken, doğru bir noktadan başlıyor muyuz? İşte çok önemli bir soru. Bu sorunun genel anlamda cevabını bizler kendi nefsimize, doğruya en yakın bir şekilde verdiğimiz ölçüde, imtihanımız dan başarılı olarak çıkabilir ve İnancımıza da doğru yerden başlamış oluruz.

Sevap kazanmak, bir değer oluşturduğumuzda, alınacak mükâfattır Allah katından. Allahtan mükâfat alabilmemiz için, bizlere gönderdiği rehberinde geçen hükümlere uyduğumuz da, yerine getirdiğimizde bizlere sevap yazacağını ve mükâfatlandırarak, cennetine alacağını söyler. Bir bilgiyi sözlü olarak tekrar etmek değil, onu uygulamak la sevap kazanacağımızı artık anlamalıyız. Anlamını bilmeden okuduğumuz Kur’an ın, hiç kimseye bir faydasının olamayacağını fark edemiyorsak, bu işe baştan yanlış başlamışız demektir.

Allah bizlere Kaf suresi 8 ayette Allaha yönelen için, Kur’an sizlerin gönül gözünüzü açacak ve öğüt olması için bunu size yaptık der. Kalplerimizde ki kabukları bu sayede kıracaktır. Fakat bir şartla, okuduğunuz bilgiler üzerinde düşünüp, akıl edip, söylenenleri yerine getirmek şartıyla. Düşünebilmek için önce anlamak gerekir. Bugüne kadar bizlere, anlamını bilmesen de oku, Allah sevap yazar dediler. Bu düşünce bizleri Rabbimize değil, BU SÖZLERİ SÖYLEYENLERE VE ŞEYTANA YAKLAŞTIRACAKTIR. Bunun da sonu nereye varır, onu da hep birlikte hesap günü göreceğiz.

Anlamını bilmeden okuduğumuz Kur’an, bizlerin ne gönül gözünü açacak, nede gönüllerimizin taşlaşmış kabuklarını kıracaktır. ALLAH BİLMEDEN, ANLAMADAN, ALLAH IN REHBERİNDEN UZAK, BATIL BİLGİLER IŞIĞINDA OKUDUĞUMUZ KİTABIN ÖRNEĞİNİ, MERKEBİN TAŞIDIĞI KİTAPLARA BENZETİR. Allah ın, aklını kullanmayanlar için söyledikleri, bizler için çok açık bir uyarıdır.

Cuma 5: Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir………

Yunus 100: Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir benlik iman edemez. Allah pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.

Sanırım bu iki ayet bizlere önemli dersler veriyor. Yahudilerde ellerinde Allah ın kitabı olduğu halde, onu yeterli görmeyip, rivayet ve sanılara inançlara yöneldiler, ÇÜNKÜ ALLAHIN KELAMINI YETERLİ GÖRMEDİLER, ATALARININ İNANÇLARINDAN VAZ GEÇMEDİLER. Allah ın verdiği örnek çok dikkat çekicidir.

Allahın kitabını yeterli görmeyip, kendi dinlerini kendi yazanlar, bir sevap makinesi ürettiler. Aslında bu Allaha karşı çok küstahça bir eylem. Dine karşı din. Sevap kazanma yöntemi, ya yaşayan fakat manen ölü olana, yada kabirlerdeki ölülere okunan bir kitap haline getirildi. Yasin dağıtmalar,amme ve tebareke dağıtmalar, hastamız var şunu dağıtıyoruz. Bu iş bu kadar havada mı yani, bugün doktorlar, hastalarına reçete olarak yasin, amme ve tebareke verseler, ne diyecekler merak ediyorum.
Hastalığın için çare arayacak ve bir yandan da Allaha bu durum için dua edeceksin ki Allah sana gayretine göre şifanı versin.

Ölüye okudukları yasin suresinin 70.nci ayetinde Allah buyuruyor ki, biz bu kuranı dirileri uyarsın ve kafirler cezayı hak etsin diye indirdik.

Allah dirilere uyarsın diye indirdik diyor. Biz ısrarla ölüye okumaya devam ediyoruz.

Bizler İslamı yaşamaya, o kadar yanlış bir yerden başlamışız ki, anlamadan Kur’anın tamamını hatim etmeyi bir meziyet görüp, daha sonrada yine anlamadan okuduğumuz bu hatmin sevabını da, ölmüşlerimize bağışlarız. Düşünebiliyor musunuz, kendimize bile anlamadan okuduğumuz bir kuran bize fayda sağlamadığı halde, yine amel defteri kapanmış, imtihanı sona ermiş, ölen birisine sevabını bağışlamanın ona fayda sağlayacağını, akıl ve mantığımıza sığdırabiliyoruz. Ölmüş yakınlarımıza yapabileceğimiz en güzel şey onlara DUA etmektir, lütfen bunu unutmayalım. DUA KAPISI ASLA KAPANMAZ, HER ZAMAN AÇIKTIR.

Birde amel defteri kapanmayan üç olay var. Buna da açıklık getirelim.
Deniliyor ki;
"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır:

1~Sadaka-i câriye,
2~İstifade edilen ilim,
3~Kendisine dua eden hayırlı evlat."

sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden hayırlardır. Câmi ve mescidler, mektep ve medreseler, yollar ve köprüler, çeşmeler ve sebiller, hanlar ve hamamlar, her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir, diye böyle bir açıklama getirilmiştir.

İnsanların hizmetine yapılan bütün bu çalışmaların elbetteki önemi çok büyük. Fakat anlamadığımız konu iyiliklerimizi faize yatırmak. Yaptığımız iyiliğin karşılığı bize, o iyiliği yaptığımız zaman amel defterimize yazılmıştır. Biz öldükten sonra bunun sevabı devam eder gibi bir olay yoktur. Buna dair kurandada bir ayet yok.

Şimdi Adam bir cami yaptırmıştır, köprü yaptırmıştır, burayı kullanan herkesten yaptırana sevap yazıldığını bize söylediler. Peki şehir merkezinde yapılan cami ile nufusu az olan bir yerdeki cami arasında insanların kullanımı için oran farkı olacak. Ama ikiside aynı hizmeti yapmış fakat alınan sevap şehir merkezinde cami yaptıranın ki daha fazla çünkü orası daha çok kullanılıyor. Şimdi adam nufusu az olan yere yaptırdığı cami için, demez mi ki ;ya keşke daha kalabalık bir yere yaptırsaydım daha fazla sevap alırdım diye Pişmanlık mı duymalı.
Şimdi burada Önemli olan insanlığa bu hizmeti yapmak, Allahta bunun karşılığını bize elbette verecek.

İstifade edilen ilim

Buda benzer bir olay, mesela kuran meali yazmıştır birisi, bu mealleri insanlara faydası için dağıtmış. Şimdi bu kişi için faydalanılan bu ilimden sevabını alır. Ama peşin alır. Ameline öldükten sonra bir katkı sağlamaz. Amel şahsi yapılan birşeydir. Bu kişi öldüğünde iş biter. Arkasından bıraktığı bu eser için, Allah ona sevabını yazar. Biz ise kendisine, günahları varsa Allahtan affı için dua ederiz.. İbrahim suresi 41 deki gibi, Rabbim hesap günü beni anamı babamı ve bütün müminleri bağışla.
Amel defteri kapanması ile ilgili konuyu bu şekilde ifade etmiş olayım.

Hiç şüpheniz olmasın ki ölüyü biz dirilteceğiz ve onların önden yolladıkları amellerini ve arkada bıraktıkları eserlerini yazmaktayız. Zira biz her şeyi apaçık bir kitapta kayıt altına almaktayız.
(Yâ sîn 36/12)

Ahıretimiz için yaptığımız amellerin yazıldığını, insanların fayadasına bırakılan eserlerinde keza yazıldığını Allah bize söylüyor. Bu yapılanların sevabını bu eylemlerin yapılmasında peşinen alıyoruz. Faize yatırılmış sevap yoktur.

İBADETTE SEVABI BAĞIŞLAMAK

DİNİMİZ İSLAM SİTESİNİN AÇIKLAMASI

Sual: Hanefî mezhebindeki bir kimse, yaptığı ibadetlerin sevabını, ölü diri herkese bağışlayabilir mi?
CEVAP
Evet bağışlayabilir. İbadetler üç kısımdır:
1- Zekât, sadaka ve kefaretler gibi, yalnız malla yapılan ibadetlerin sevabını ölü diri herkese bağışlamak caizdir.

2- Hac gibi, hem beden, hem malla yapılan ibadetlerin sevabını bağışlamak caizdir.

3- Yalnız bedenle yapılan namaz, oruç, tesbih, tehlil, tahmid ve Kur’an-ı kerim okumak, dua etmek gibi ibadetlerin sevabını bağışlamak da caizdir. Bir kimse, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, mesela namaz, oruç, sadaka, Kur’an-ı kerim okumak, hac, umre, evliyanın kabrini ziyaret ve ölüye kefen vermek gibi ibadetleri yaparken sevabını ölü diri, başkasına hediye etmeye niyet edebilir. (Etfal-ül müslimin)

İsra suresi 13.ayet
Her insanın kuşunu kendi boynuna doladık. Kıyamet günü, yaptıklarının tamamını gösteren kitabı önüne koyarız.
İsra 14 Ve diyeceğiz ki: “Oku kitabını! Bugün hesabını görmek için sen kendine yetersin.”

Öyle bir günden sakının ki; o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödemeyecek, hiç kimseye şefaat, fayda vermeyecek ve hiç kimsenin başkasının yerine geçmesine izin verilmeyecek ve onlar hiçbir yerden yardım da göremeyecekler.
(Bakara 2/123) (Bakara 48)

Ey insanlar! Rabb'inize takvalı olun. Ve babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamadığı, çocuğun da babasına hiçbir şey ile yarar sağlayamadığı günden sakının. Kuşkusuz Allah'ın uyarısı gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın. Ve sakın aldatıcı¹ sizi Allah ile aldatmasın. Lokman 33 ayet.

Nasıl ayet, kılıcı eline almış hurafeleri doğraya doğraya gidiyor değil mi?

Aksine, Biz; Hakk'ı, Batıl'a karşı ortaya koyarız da onu mahveder. Böylece Batıl yok olur. Nitelediğiniz şeylerden dolayı size yazıklar olsun. Enbiya 18.ayet
Bu insanların bu ayetlerden haberi yok mu? Kime diyor Allah.
Nerden çıkarıyorsunuz bu dini Allaha din mi öğretiyorsunuz?
Akıllarını başlarına toplasınlar. Allahın bu tür kimselere azabı şiddetlidir.

Kuranın hayat kitabı olması hasebiyle,
Kur’an ı Allah ölülere değil, dirilere okunması ve onlara rehber olması için indirdim der bizlere. Ölmüş bir insana Kur’anı okuyup, onlara sevabını göndermemiz, bu durumda doğru bir davranış mıdır? Ölmüş bir insana KUR'AN'IN nasıl rehber olacağını düşününüz?

Yaşadığı dönemde Allahın emrini yerine getirip, Kur’anı rehber almışsa eyvallah , ama İMTİHANIN SÜRESİ BİTMİŞ, KALEM, SİLGİ ARTIK TOPLANMIŞ, İMTİHAN KAĞITLARI ELLERİNDEN ALINMIŞ, ölmüş bir insana okunan Kur’an bir işe yarar mı sizce? YARAMAYACAĞINI RABBİMİZ SÖYLÜYOR.

Yaramayacağını rabbimiz söylüyor siz neyin iddasını güdüyorsunuz.

ÖLÜLER İŞİTİR Mİ? KABİRDEKİLERİN DURUMU BİLİNEBİLİR Mİ?

İDDA

Kul kabrine konulduğunda ve dostları ondan ayrılırken şüphesiz onların ayak seslerini işitir. (hadisi şerif)

Oysa biz onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Şimdi sen onlardan herhangi birisinin varlığını hissediyor veya sesini sedasını işitiyor musun?
(Meryem 19/98)

Muhammed Resülün duyamadığı sesi bunlar nasıl duyuyor, Allahım çıldıracağım. Yahu ölmüş adam ölmüş tık yok, ne kulak ne göz ne beyin ne başka birşey işlevi olan herşey bitti. Bunlar ölümü ne zannediyor.?

Geçici travma mi yoksa baygınlık mı? Olayın başka boyutuda kabirdekinin dışardakinin ayak seslerini duyması, nerden biliyorsun gittinde mi geldin. Uydurduğunuz hadisi yalanınıza destek gösterek kabul göreceğini mi sandınız.?

Allah bir çok ayette vahye kulak vermeyenleri ölülere işittiremezsin diye nitelendiriyor. İnsanlar normal yaşamda bile duymadığı umursamadığı, ölü gibi davranışlar sergilediği, vahyi ölünce mi duyacak.

Bizler kendimize rehber olarak, gereği gibi Kur’anı almayıp, onun ışığından faydalanmayı düşünmek yerine, yaptığımız yanlışın artık farkına varalım ve emaneti teslim etmeden, bizzat bizler kendimiz Allahın nurundan faydalanmanın yolunu bulalım. Bakın Allah elçisine bile bu konuda ne söylüyor.

Neml 80: SEN, ÖLÜLERE İŞİTTİREMEZSİN. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

Kırmızı ışık ihlali kıssası

Bu manevi olarak ölü ve vahye kulak asmayandan bahseder. Yahu sen yaşayan kimseye işittiremediğin şeyi ölüye nasıl işittireceksin. Bunu normalde birine desen deli derler adama. Ama nedense bugün bunu savunanlar alkışlanıyor,el üstünde tutuluyor.

Fatır 22: Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dileyene işittirir. SEN KABİRLERDEKİLERE İŞİTTİREMEZSİN.

Sen istemediğin sürece, Allahtan dilemediğin sürece işitmen imkansız.

Allah elçisine, bu kitabı ölülere işittiremezsin dediği halde, bizler hala Allah elçisinin bile yapamadığını yapmaya çalışıyor, ölmüşlerimize Kur’an okuyup, onlara gönderdiğimizi söyleyip, işittirmeye çalışıyoruz. Eğer Kur’an ı anlayarak okusaydık, bu gerçekleri görecektik. Bu gerçekleri görmemiz engellendi ve toplumlar kendi çıkarları doğrultusunda, daha kolay yönlendirildi.

Eğer Kur’an ı anlayarak, düşünerek okusaydık, hiç kimsenin bir başkası adına hiçbir şey yapamayacağını, herkesin bu dünyada yaptıklarının karşılığını alacağını bilirdik. Bizler yaşarken neler yaptıysak, onun karşılığını göreceğiz.

Aslında yukarıdaki ayetler çok anlamlı ve düşündürücüdür. Allah ölülere işittiremezsin diyor, ama yaşayan bazı kişilere de duyuramayacağını söylüyor. İşte bu yaşayan körler ve sağırlara da Allah elçisinin duyuramayacağını söylüyor ayet. Ölmüş insana inatla duyurmaya çalışanlar, onların adına sevap işleyeceklerini zannedenler, sanırım Rabbimizin ayetlerinden habersiz olsalar gerek. Bakın Allah bizleri nasıl uyarıyor ve ne söylüyor.
Ayetler bitmiyor, bu akşam tabancamın şarjörünü ayetlerle doldurdum yedek şarjörde var, hurafelere tek tek sıkıyorum.

Nahl 111: Gün olur, HERKES KENDİ NEFSİ İÇİN MÜCADELE EDER ve herkese, yaptığının karşılığı tam tamına ödenir; onlar asla zulme uğratılmazlar.

Çok açık her insan, kendi nefsi için mücadele eder diyor. Bu ne demektir? Hepimiz kendi nefsimizin imtihanını veririz. İmtihanımızı hiç kimseye havale ederek, onların yönlendirmeleri ile yaşayamayız. Kur’an dan faydalanmak, onun nuruyla nurlanmak istiyorsak, KUR’ANI ÖLMÜŞ KALPLERİMİZİ DİRİLTMEK İÇİN OKUMALIYIZ. Kur’anın anlamını bilmeden çok okuduk. Şimdide anlamını bilerek, üzerinde düşünerek, anladığımız dilden bolca okuyalım ki, onun gösterdiği yoldan gidebilelim.

İslam toplumları olarak yüzlerce yıldır, Kur’anı anlayabilmek adına, beşerin kitaplarını, Kur’anın önüne koyarak Kur’anı anlamaya çalıştık. Gelin şimdi Kur’anı, beşerin kitaplarının önüne alarak, ondan faydalanmaya çalışalım. Şunu unutmayalım, bizleri Allaha ulaştıracak kitap, sorumlu olduğumuz yalnız KUR’AN dır.

Dilerim Allahın nuruyla nurlanan, onun aydınlığını gönlünde hissedenlerden oluruz. Bizlere düşen ölmüş yakınlarımıza, sevdiklerimize gönülden bolca dua etmek olmalıdır. Çünkü Allah dua kapısını sevdiği kulları için, ardına kadar açık bırakmıştır. Dilerim mahşer günü sevdiklerimizle birlikte yüzleri gülen, Allahın azınlık sevgili kullarından oluruz.

HURUF-U MUKATTA HARFLERİ

Huruf-u mukatta'ların kök manaları:

Elif; gücü elinde bulunduran iktidar'ın sahibi!

Hatta bu yüzden elif geçmiş milletler de-toplumlar da ilk sırada'dır. Elif be te se cim, eliff,
alf be ta ga ma diye gider, alef diye geçer, isim vardır Elif.

Lam; yönlendiren!

Mim; Arapça da dil de bunu uzatarak kullanır; men ma, men kim demektir! Ma ne demektir! Men fissemeveti
gökler de her kim varsa. Ma fissemeveti gökler de ne var, mim soru'dur; kim, ne.

Gücü elinde bulunduran, yönlendiren kim? Diye soruyor.. Elbet de Allah.! Bakara 1-5 Lokman 1-5 arası
gücü elinde bulunduran, yönlendiren kim? zelikel kitebe bu kitap.!

Ali imran 1-2-3 ayetler

Araf 1-2-3 ayetler

Elif lam mim dedikten sonra, Rabbimiz den bahsediyorsa kim, Kur'an dan bahsediyorsa ne ifadesiyle o Kur'anı işaret eder.

Güçlü yönlendirici Kur'an.! Hidayet edici Kur'an anlamında da anlarsınız.

Gücü elinde bulunduran, yönlendiren kim? Allah! Diyor, ikinci ayette, ilah yok O'ndan başka diyor.
Hay-Kayyum'dur. O, sana bu Kitabı önce ki Kitapları-İncil, Tevrat'ı tastik olarak Hak bir yoldan indirdi.

Hud 1 Yusuf 1 Yunus 1 Hicr 1 İbrahim 1 Ra Arapça'da da ibranice'de de kök anlam olarak; kişi, lider, öncü
demektir! İlginçtir; erkek kişi lider demek. Tartışmayı da bitiriyor bu müteşabih harf, birilerine kapalı
görünen harf, Biz senden önce de racul gönderdik-erkek gönderdik Rasul'leri. Bu soru onu işaret eder, ra.
Bakın, önder kişi demek.

Güçlü, yönlendiren, lider kişi kim? Yunus 1 Hud 1 Yusuf 1 İbrahim 1 Hicr 1 güçlü Allah,yönlendiren kuran,öncü lider elçi demektir.
lider olarak Nebi-Rasul'leri anlatıyor;
niye? Burda da Ra! Koydu, o harf geldiğinde lider, öncü kişi yani işin başkanı; Rasul'u-elçisi.

Yunus 1 Hud 1 Yusuf 1 İbrahim 1 Hicr 1 Burda da Güçlü, lider, azim sahibi, dayanıklı, yönlendiren,
hidayet sebebi olan Rad 7 Her toplumun bir yol gösterici-hidayet rehberi vardır.

Bunların Kitap'ta olduğuna iman ettik, bunların anlamı olmak zorunda; Kur'an böyle söylüyor ayet açıklamış,
buna da iman ettik. Şimdi bir adam bize, kök anlamı ile söylüyor, ve arkada ki ayetlerle uyumlu olduğunu
görüyorsanız, tamamı ama bakın cuk diye oturmak var ya, oturduğu zaman tamamı oturmalı. Bir mekanizma
düşünün; 29 tane sure'nin başında girişi var, hepsi oturduğunda o arkada ki ayetler ile gelen ayetler
2-3-4 ayetler diğer, sure'de ki ayetlerle tam bir uyum içindeyse, ona Te'vil denir.! Bence yok orda.

Elif lam mim ra! Allah! Kitap! Elçi! Kişi-önder! Ve Kur'an.! Elif lam! Rabbimiz! Elçi! Yönlendiren kişi.

Te'vil; İncil'de de var, Tevrat'ta da var Kur'an'da da var!

Biz Kitap'ta neyi vahyettiysek; Nuh'a, Musa'ya, İsa'ya sana da onu tavsiye ettik-emrettik ya Muhammed.
O yüzden ''öncekilerin sayfalarında da var'' diyor, hemen anlıyorlar, diyorlar; ya bunda Te'vil var.
Bağlantı ayetleri var çok yoğun, bunu insan yapabilir mi ? Ve bunun düzeltmesini, asla mümkün değil..
Bakın selam olsun Nebi'nin ağzından döküldüğü an kayda alıyorlar. Düzeltme yok, sen bir Kitap yazıyorsun
şiir kitabı, bin defa düzeltiyorsun. Muhteşemliği görüyor musunuz? Haşa Rabbimiz; orası tam olmadı-oturmadı,
onu tekrar göndereyim ayet yok. İnanamıyorsunuz, ya bu nasıl bir bakış açısı ve bağlantıdır.

Kasas 53 Onlara tilavet edilince şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır.
Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik.

Biz İncil'i destekleyen-tastik eden bir Kitap ile karşı karşıyayız. Siz bir yahudi'ye Kur'an Tevrat'ı
onaylar demeniz gerekmez mi Kur'an'a göre? Hadi be Tevrat mı kalmış ortada, adam diyor ki; ya benim
Tevrat'ıma saygısızlık yapıyor. Haklı adam. Tevrat Allah'ın indirdiği, önce den İncil de Tevrat'ı Biz
İndirdik diye ayet var.

Kim Allah'ın uğrunda O'na varmak için, cehd ederse-çaba harcarsa, Allah onu kendisine varan yola mutlak
ulaştırır..Ankebut 69 ayet, Bu şaşmaz vaadi'dir, Allah vaadin den dönmez asıl biz yol dan dönmeyelim. O size getirir.
Meryem annemiz bir Nebi olmadığı halde, rızkı nerden geliyordu? Zekeriyya Nebi; ya Meryem! Sen oturuyorsun
mağara da, bir yere çıktığında yok senin, bu rızık nereden? Allah katından! Dedi. Allah, kendi katından
sana dost da gönderir, ilim ehli de gönderir, ama ne istiyor hepimiz den? İçimiz de hayır bulmazsa,
Kur'an'ı bize işittirmez haberiniz olsun. Anlarız reddederiz. Onlar öz evlatlarını tanıdıkları gibi bilirler
ki, o Nebi Allah'ın elçisi'dir. Bu Kur'an Hak'tır. Bile bile kıskançlıktan-hased'ten, ya da nefsine
ağır geldiği için küfreder-üstünü örter Hakikatin.

Değerli dostlar! Kur'an da efsun, sır! Bunlar yok. Bu Kitap'tan sorgulanacaksınız! Diyor, zuhruf 44

Ha! Mim!

Ha; ayırarak açıklamak! Mim Ayırarak parça parça açıklayan kim?

Kaf!

Kaf; yeterli olmak demektir!

Mecid; doymuş demek!

Bakın şimdi, hiç bilmeyen biri diyor ki; ben Allah'a inandın. Tastik ediyorsa ediyordur. Alim öyle diyemez.

Kur'an Musa'nın sayfalarında da var, İbrahim'in sayfalarında da. Elimde ki Tevrta'ta da, İncil'de de. Benim okumam
lazım. İyi bir ilim ehli, hele ki bir Te'vil ehli Tevrat İncil okumadan, nasıl olacak bu işler ya?
Tevrat'ı İncil'i okumazsanız gider hocaya şöyle inanırsınız; ee bu kıble ne zaman mescid-i haram'a
dönecek? Daha önce mescid-i aksa emri var mı Kur'an da? Yok! Ehli sünnet ne diyor; ikinci kitap!
Gayri metluv vahiy senin haberin yok! Diyor, Nasıl haberim yok? O Nebi'ye vahyedildi de senin habern yok.

Ya! Sin!

Ya; Arapça'da da İbranice'de de birinin emriyle iş yapan demektir! Sen Türkçe de onaylıyorsun ya, yaa.

Sin; hatırlatma ve uyarma işi! Allah'ın emriyle sen hatırlatıcı ve uyarıcısın Yasin 1

Velkur'anil Hakim Kur'an'ın Hakim oluşuyla.Yasin 2

İnneke leminel murselin kesinlikle sen elçilerdensin. Yasin 3

Ala sıratilmustekim doğru yol üzeresin. Yasin 4

Tenzilel azizir-rahim Aziz Rahim'in indirdiği üzeresin Yasin 5

Sad!

Sad; Allah'a Kur'an'a karşı tarafta olmak, Müminler den ayrı olmak. Ayrılıkçı karşı tarafta olmak demektir!

Nun!

Nun; süreklilik demektir! Sürekli akıcı.

Kalem 1 Nun. Kaleme ve onun satırlarına yemin olsun.
Nun velkalemi ve ma yesturune.

2 Rabbinin nimetiyle sen cinlerin etkisinde değilsin.
Ma ente binı'meti rabbike bimecnunin.

3 Kesinlikle senin için kesintisiz bir karşılık var.
Ve inne leke leecren ğayre memnunin.

4 Ve kesinlikle sen üstün bir yaratılışa bir dine sahipsin onun üzerindesin.
Ve inneke le'ala hulukın 'azıymin.

Hz. ADEM İLK İNSAN MI? İNSANLARIN ÇOĞALMASI NASIL OLMUŞTUR.?

Meleklerin Bakara 30 da sorduğu soruyla başlayalım.

BAKARA 30

Hani Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife/yönetici tayin edeceğim.” demişti. Melekler de “Yeryüzünde bozgunculuk yapan ve kan dökenlerden birisini mi halife/yönetici tayin edeceksin? Oysa biz seni durmadan övgü ile tespih ve takdis ediyoruz.” dediler. Allah “Ben sizin bilmediklerinizi biliyorum.” dedi.

Ayetteki yaratmak olarak çevrilen CAİLUN kelimesinin asıl anlamı, tayin etmek göreve atamak olarak çevirilmelidir. Halife, islam'a öncülük edecek kişi toplumdan seçilir. Sadece Hz. Adem varsa, zaten seçime gerek yok.

Meleklerin kan döken ve bozgunculuk çıkaran birini mi? halife tayin edeceksin demeleri, henüz ilahi yasa ile tanışmamış, var olan topluma tebliğ yapılmamış, insanların olduğunu göstermektedir. Şöyle düşünelim, Allah topraktan Ademi ve eşini yarattığını (NİSA-1 ve ZÜMER-6) açıklamıştır.

İnsanlar, ayetlerden, Allahın varlığından henüz haberleri yok, o yüzden birbirlerini öldürüyor kan döküp bozgunculuk yapıyorlar. Allahta bunun için Ademi seçip onlara varlığını ve ayetlerini iletiyor.

Diğer bir konuda Hz. Âdem ve eşinin çocuklarının çarpraz evlilikle çoğaldığını savunmak Allahın yaratmadaki misyonunu engellemektir. Ademi yaratan Allah, başka Adem'leri de yaratmasının önünde bir engel yoktur. Ayetlerde yaratmadaki rolünü delillendirmektedir. Çapraz evlilik denen Bu düşünceyi doğrulayan bir ayet yoktur. Bunu ilerideki ayetlerde (Hucurat 13) göreceğiz.

Hucurat 13 Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Tanışıp kaynaşasınız/ortak iyide buluşasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah, katında en şerefliniz/en asil olanınız, ona karşı en duyarlı olanınızdır. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.

Ey insanlar! Sizi tek bir özden/candan yaratan, ondan da (ademin yaratıldığı özden, topraktan) eşini yaratan, bu ikisinden de (hem erkek hem dişi hücreden) birçok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinizden/sahibinizden sakının..... (Nisa 4/1)

Fatır 11 Allah, sizi önce topraktan, sonra bir damla sudan/spermden yaratmış. Sonra sizi dişi ve erkekler olarak çiftler kılmıştır. Hiçbir dişi O’nun bilgisi/koyduğu yasa dışında ne hamile kalabilir ne de doğurabilir. Bir kişinin ömrünün uzun veya kısa olması ancak O’nun koyduğu yasalara bağlıdır. Zira bütün bunları yapmak Allah’a çok kolaydır.

O sizi tek bir özden yaratmıştır. Sonra da aynı özden eşini meydana getirmiştir ve size dört türden çiftler olmak üzere sekiz hayvan lütfetmiştir. Sizi de analarınızın karnında, üç karanlık içinde aşama aşama geliştirerek yaratmaktadır. İşte, sizin Rabbiniz/sahibiniz böyle bir Allah’tır. Mutlak hükümranlık O’nundur zira O’ndan başka ilah yoktur öyleyse nasıl haktan Kuran’dan uzaklaşıyorsunuz?
(Zümer 39/6)

Allah, Nisa 1 de Allah Ademi özden yarattığını, eşinide aynı özden yarattığını, aynı özden hem birçok erkek hemde birçok kadın var ettiğini ifade etmektedir.

Zümer 6 da bunu daha ayrıntılı ifade ediyor.

Hucurat 13 de ise sizi bir erkek ve dişi hücreden yaratan, Birbirinizi tanıyasınız ve iyilikte buluşasınız diye yaratılanların KABİLELER ve KAVİMLER halinde olduklarını bize söylüyor Allah. Hz Ademi de toplumlar arasından seçtiğini bize söyler. (Ali-imran 33)

Bakara 30 daki meleklerin kan döken bozgunculuk çıkaran toplumdan halife mi tayin edeceksin sorusunun dayanağı var olan toplumun davranışlarının neticesidir.

Allah; Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini TOPLUMLAR ARASINDAN SEÇTİ. (Âl-i imrân 33)

Var olan toplum arasından seçilecek yöneticiye kelimelerin öğretileceği bilgisi..

Bakara 31 Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere sunarak "Eğer sözünüzde samimi iseniz şunların isimlerini bana haber verin." dedi.

Bakara 32 "Sen yücelerden yücesin! Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Bilen de hüküm veren de sensin sen." dediler.

Bakara 33 Allah: "Ey Âdem! Onlara, şunların isimlerini haber ver." dedi. Âdem de meleklere onların isimlerini haber verince Allah "Size göklerin ve yerin gaybını ben bilirim aynı şekilde sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de sadece ben bilirim demedim mi?"

Bakara 34 Meleklere "Âdem için secde edin/emre amade olun" demiştik de onlar da hemen emre amade oldular. Sadece İblis kaçınmış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştu.

Yönetici tayin edilen Adem as, Allah kendi yasalarını insanlara bildirmesi içindir. Allah her topluma mutlaka uyarıcı göndermiştir. Hz Adem'de var olan topluma uyarıcı olarak atanmıştır.

KADER KONUSU VE ALLAH’IN TAKDİRİ

Bizler kader konusunu, öyle yanlış anlıyoruz ve topluma anlatıyoruz ki, adeta bu anlayışımızla Allah’a saygısızlık yapıyor ve Allah’ın adaletini zerre kadar anlayamıyoruz. Kur’an’da geçen Kader kelimesi Allah’ın TAKDİRİ, ÖLÇÜSÜ ANLAMINDADIR. Kur’an kader kelimesini, dünyanın, tabiatın ve canlıların yaratılması ve onun eşsiz yapısını anlatırken de kullanır. Örneğin Rad suresi 8. ayetinde, ONUN KATINDA HER ŞEY ÖLÇÜ İLEDİR diyerek, bu âlemin şaşmaz bir ölçüyle, düzenle, dengede yaratıldığını anlatır bizlere. Yani Allah’ın yarattığı kaderde, düzende asla bozulma, düzensizlik, kargaşa yoktur. KARGAŞANIN, BOZGUNCULUĞUN OLDUĞU HER YERDE, İNSANLARIN USLANMAZ NEFİSLERİNİN AZGINLIĞI VARDIR.

Allah bizleri yaratırken nasıl bir takdir, yani kader ölçüsü kullanmış, onu anlamaya çalışalım Kur’an’dan. Önce Allah’ın bizler için takdiri, yani kaderimizde adaletsizliğin olamayacağını unutmamalıyız. Kader konusunun, çok hassas bir konu olduğunu söylemek isterim. Bazen bir yere gelip, oradan öteye gidemeye biliyor insan. Çünkü bunun nedeni, sebep sonuç ilişkisini kuramadığımızdan, bu konunun da detayına Kur’an, çok fazla girmediğinden diyebiliriz. Allah anlayabileceğimiz kadarını bizlere bildirmiştir. Yaradan bu dünyada sizleri, imtihan ediyorum der bizlere. Bu imtihanın sonucunda da, yaptıklarımızın karşılığı olarak, bakın neler yaptığı bilgisini veriyor.

Nisa 79: Sana gelen iyilik Allah’tandır. BAŞINA GELEN KÖTÜLÜK İSE NEFSİNDENDİR. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. (Diyanet vakfı meali)

Bu ayetten de anlıyoruz ki, yaşantımızda başımıza gelen her musibet, şer bizlerin yaptıklarının karşılığı olduğunu çok açık bildiriyor. Yani ne yapıyorsak, onun karşılığını görüyoruz bu dünyada. Bu konu üzerinde düşünelim şimdi de. Her ne hikmetse çok büyük acılar, keder ve üzüntüler, acaba neden Müslüman toplumlarının başına geliyor, hiç düşündünüz mü?

Geçen gün bir kız yurdunda çıkan yangında, küçük masum kızlarımız öldü. Acil tahliye kapısından, sanırım açık olmadığı için çıkamamışlar. Buna Allah’ın takdiri diyebilir miyiz? Allah böyle istemiş, takdir etmiş diyen bir insan, ALLAH’A SAYGISIZLIĞIN EN BÜYÜĞÜNÜ YAPMIŞ DEMEKTİR. Allah adaletsiz değildir. Adaletsiz bizleriz. Allah da yaptıklarımızın karşılığında, ortaya çıkan acı ve kederin oluşmasını engellemiyor, lütfen dikkat TAKDİR ETMİYOR. Yukarıdaki ayette olduğu gibi, başımıza gelen musibetler, kötülükler bizlerin elleriyle yaptıklarının karşılığıdır. KENDİ SUÇUMUZU ALLAH’A ATARAK, BU İŞİN İÇİNDEN SIYRILACAĞIMIZI SANMAYALIM. Böyle gidersek, daha çok acılar çekeriz.

Bir insanın elinde olmayan bir kaderi vardır ki, buda dünyaya gelişi ile ilgilidir. Bu konuda da sanırım hiç birimizin, konuşmaya yetkisi olacağını zannetmiyorum. Çünkü konuyla ilgili hiçbir bilgiye sahip değiliz. Bununda bu dünyada, imtihanımızla ilgili bir nedeni mutlaka vardır. Kader konusunda Kur’an’dan öyle ayet örnekleri veriyorlar ki bazı kişiler, batıl inançlarına delil yaratmaya çalışıyorlar. Çünkü öyle bir inanca sahipler ki, Allah bizlerin hayatını daha önceden yazmış, bizlerde bu yazgıyı/kaderi yaşıyoruz. Hani bu dünyada, imtihan ediyordu bizleri Allah? Bu nasıl adaletsiz bir imtihan ki, bizlerin hayatımızda hiç takdir hakkı yok. Böyle bir adaleti, Yaradan a nispet etmekten Allah’a sığınırım.

Tevbe 51: De ki: ALLAH’IN BİZİM İÇİN YAZDIĞINDAN BAŞKASI BİZE ASLA ERİŞMEZ. O bizim Mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler. (Diyanet vakfı meali)

Kader konusundaki yanlış inanç sahipleri, bakın bu ayette Allah, bizim için yazdığından başkası bize erişmez diyor, demek ki Allah bizler için her şeyi yazmış, bizde onu yaşıyoruz diyecek kadar, Kur’an’dan ve Allah’ın adaletinden uzak bir inanç yaşıyoruz. Bu ayetin bir öncesini yazalım şimdide.

Tevbe 50: Eğer sana bir iyilik erişirse, bu onları üzer. Ve eğer başına bir musibet gelirse, «İyi ki biz daha önce tedbirimizi almışız» derler ve böbürlenerek dönüp giderler. (Diyanet vakfı meali)

Bakın Allah, inkârcıların sözlerine karşı, Allah bunu söylemiş ve demiş ki iman etmeyenlere, ALLAH NE TAKDİR ETTİYSE O OLUR. SİZLER BOŞUNA KONUŞUYORSUNUZ. Allah bu ayetinde, tüm iman edenlere hitaben, siz ne yaparsanız yapın, ben sizin için ne takdir ettiysem o olur demiyor. Ayetleri doğru anlamak için, Kur’an’ın diğer ayetleri ile mutlaka bağlantı kurmalıyız. Çünkü Allah bir ayetinde söylediğinin, diğer bir ayette tersini asla söylemez.

Kader konusunda, yanlış algıladığımız bir konu daha var. Bir insan sarhoş, ya da ehliyetsiz trafik kazası geçiriyor ölüyor. Kişilerin hataları sonucu, depremlerde yanlış yapılmış eksik malzeme konmuş binalarda, binlerce kadın, erkek, çocuklar ölüyor, birileri çıkıyor diyor ki, ALLAH’IN TAKDİRİ İLAHİSİ BUYMUŞ. Bunları söyleyenler nasıl bir RAB edinmişler bilemem, ama benim Allah’ım, Rabbim asla adaletsiz değildir. Bunu da onun gönderdiği rehberinden anlıyorum.

Kendi rezilliklerini, adaletsizliklerini, hırsızlıklarını örtmek için, ALLAH’IN İSMİNİ MASKE OLARAK KULLANANLAR, BİR GÜN MUTLAKA BU DÜNYADA VE MAHŞERDE CEZALARINI BULACAKLARDIR. Din simsarcılarına sormak isterim, kurallara ve kaidelere uyarak binalar yapan, depremlerde neredeyse hiç can kaybı olmayan ve neredeyse her gün deprem olan Japonya’yı Allah, bizlerden daha mı çok seviyor? Oradaki insanların kaderinde, depremden ölmeyi Allah yazmamış mı?

Allah yarattığı tüm kullarına, Fatır suresi 37. ayetinde, SİZE DÜŞÜNECEK OLANIN, DÜŞÜNECEĞİ KADAR BİR ÖMÜR VERMEDİK Mİ? der. Bu sözleri hatırlayalım ve üzerinde düşünelim. Demek ki Allah’ın takdiri bu yönde, imtihan için eşit zaman takdir edilmiş. Peki, erken ölenler ne olacak? Onlara Allah gereken yaşamı vermemiş mi? Elbette onlarında hakkı gözetilmiş ve Kur’an’da bununda bilgisini veriyor ve diyor ki Allah;

Vakıa 60,61: Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve SİZİ BİLEMEYECEĞİNİZ BİR ŞEKİLDE YENİDEN YARATMAK ÜZERE ARANIZDA ÖLÜMÜ BİZ TAKDİR ETTİK. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez. (Diyanet meali)

Rum 11: Allah yaratmayı ilkin yapar, SONRA DA ÇEVİRİR ONU YENİDEN YAPAR; SONRA HEP DÖNDÜRÜLÜP O’NA GÖTÜRÜLECEKSİNİZ. (Elmalı Hamdi meali)

Buradan da anlıyoruz ki, imtihan için verilen zamandan önce ölenler, tekrar dünyaya gelip imtihanlarını tamamlıyorlar. Tabi imtihan vakti kadar bu dünyada kalanların, tekrar dünyaya gelmeleri mümkün değil. Bu bilgilerden yola çıkarak, kader konusunu değerlendirdiğimizde, şunları söylemeliyiz. Bir kişiyi, başka bir insan öldürdüğünde, bu trafik kazası da olabilir, silahla da olabilir, hatta gereken önlemleri alınmamış bir evde, okulda çıkan yangında ölenlerde olabilir, depremde gereken ölçülerde yapılmamış bir evin yıkılmasında ölen insanlara, BU ALLAH’IN TAKDİRİDR, ONLARIN KADERİDİR DEMEMİZ BÜYÜK HATA OLUR. HATTA BU SÖZLER, KENDİ HATAMIZI ALLAH’IN ÜSTÜNE ATMAKTIR, İFTİRADIR.

Neden hata olur, çünkü bu konuda hiçbir bilgimiz yok. Bilgimiz olmayan bir şeyi, nasıl olurda Allah’a nispetle söyleriz. Allah ne diyordu. Benden şer gelmez. Başınıza gelen kötülük, sizlerin yaptıklarınızdandır diyordu. Bu durumda nasıl olurda, Allah’a böyle bir adaletsizliği nispet ederek, kendi hatalarımızı gizleriz. Küçücük çocuğun yanarak yurtta ölmesini, NASIL OLURDA ALLAH’IN TAKDİRİ DERİZ VE ALLAH’IN ÜSTÜNE SUÇÜ YÜKLERİZ. Bu kadar m ı azgın nefislere sahip olduk, bu kadar mı Kur’an’dan uzaklaştık.

Kader konusu gerçekten çok hassas bir konu. Onun içinde bilmediğimiz bir şeyi, hele hele adaletsiz bir düşünceyi, lütfen Allah’a nispet etmeyelim. Allah Kur’an’da geleceği bildiğini söyler ama Allah’ın geleceği görmesi, önlem almayacağı anlamında elbette değildir. Onun içinde bizlere elçiler ve kitaplar göndererek uyarmıştır. Sırf imtihanımızda başarılı olalım diyedir, Allah’ın bu çabası. Çok dikkat çekici olan ise, Allah’ın takdir ettiği ömürde, bazen kısaltmalarında yapıldığı, ama hepsinin kayıt altında olduğu, bilindiği bilgisini de verir bizlere.

Fatır 11: Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. BİR CANLIYA ÖMÜR VERİLMESİ DE, ONUN ÖMRÜNDEN AZALTILMASI da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır. (Diyanet vakfı meali)

Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, Allah her kulu için, gerekli ve adaletli bir ömür belirlemiştir. Elbette Allah bu ömrün yaşanmasını, kullarına imtihanları gereği kendilerine bırakmıştır. Örneğin kendi isteğiyle intihar etmeleri gibi. Ya da bir kişinin, diğer bir kişiyi değişik nedenlerden öldürmesi gibi diyebiliriz. Bizlerin yaptığı hatalar neticesinde, bir başkasının başına gelen bir musibet, kötü bir durumun, asla Allah’ın bir diğer kulu için yazılan kaderi/takdiri olamayacağını bilmeliyiz. Ne yazık ki ayetlere öyle anlamlar veriyor ve bu yolla batıl inançlarımıza kanıt yaratmaya çalışıyoruz ki, ayetlerin anlamları farklılaşıyor.

Hadid 22: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen HERHANGİ BİR MUSİBET YOKTUR Kİ, BİZ ONU YARATMADAN ÖNCE, BİR KİTAPTA YAZILMIŞ OLMASIN. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Diyanet vakfı meali)

Bu ayette örnek gösterilerek, Allah’ın her şeyi önceden yazdığını ve bizlerin bu yazgıyı yaşadığımızı söylüyorlar. Hâlbuki bu ayette dikkat ettiyseniz, başınıza gelen yalnız musibetlerden, yani cezadan bahsediyor. Allah bu musibetleri, yani cezayı neden verdiğini bir ayetinde açıklamıştı. Kendi ellerinizin yaptıklarınızın karşılığı demişti. Allah adaletsiz değildir. İncir çekirdeği kadar yapılan bir şeyin karşılığını alacaksak, Allah’ın vereceği musibetin, cezanın nedenini doğru anlamalıyız.

Allah bizlere üç şey için musibet verebilir. İMTİHANIMIZ İÇİN. YAPACAĞIMIZ KÖTÜ BİR ŞEYİ YAPMADAN, UYARI OLSUN DİYE. YA DA YAPTIKLARIMIZIN KARŞILIĞI, CEZA OLSUN DİYE. Bunların hiç birisini bizler takdir edemeyiz, nedenlerini bilemeyiz. Ama kendi yaptıklarımızı çok iyi biliriz. Eğer bizler, başımıza gelen tüm bu musibetlerden dersler almak istiyorsak, YAŞANTIMIZDA BAŞIMIZA GELEN MUSİBETLERİN, ASIL NEDENLERİNİ ARAŞTIRMALIYIZ. Eğer araştırmadan, ders çıkarmadan gerçeklere gözlerimizi yumarak, BUNLAR ALLAH’IN TAKDİRİDİR, KADER DİYEREK, ALLAH’IN ADALETİNE SAYGISIZLIK YAPAMAYA DEVAM EDERSEK, bilelim ki bu musibetler hem kişisel olarak, hem de toplum olarak, başımızdan hiç eksik olmayacaktır.

MUTA NİKAHI VAR MI?

Antlaşma ile sahip olduğunuz kimseler* hariç Muhsenat* kadınlar Allah'ın üzerinize yasasıdır. Bunların dışında kalanlar ise; muhsin olanlar*, musafihin* olmayanları, mallarınızla almanız size helal kılındı. O halde, onlardan hangisiyle yararlandıysanız*, ücretlerini farz kıldığınız şekilde verin. Anlaşma yaptığınız miktar üzerinde, karşılıklı olarak değişiklik yapmanızda bir sakınca yoktur. Allah, Her Şeyi Bilen'dir ve En İyi Hüküm Veren'dir.
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُم مَّا وَرَاء ذَلِكُمْ أَن تَبْتَغُواْ بِأَمْوَالِكُم مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُم بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
Vel muhsanatu minen nisai illa ma meleket eymanukum, kitaballahi aleykum, ve uhille lekum ma varae zalikum en tebtegu bi emvalikum muhsinine gayra musafihin. Fe mastemta'tum bihi minhunne fe atuhunne ucurehunne faridah. Ve la cunaha aleykum fima teradaytum bihi min ba'dil faridah. İnnallahe kane alimen hakima.

İstemtea'tum; KELİMESİNE ERHAN AKTAŞIN VERDİĞİ ANLAM

Mut'a yaptıysanız: ayette geçen "istemta'tum" sözcüğü, yararlanma anlamına gelmekte olup, "mut'a" sözcüğünün mastarıdır. Mut'a, "mta" kökünden gelmekte olup, mastar olarak yararlanma, zevk alma anlamına gelmektedir. "Meta"; sözcük olarak mal, eşya, zevk demektir. Terim olarak, bir erkeğin bir kadınla "belli bir karşılık" ve "belli bir süreyle" anlaşarak, nikahlı bir evlilik yapması demektir. Bu ayette yer alan "muhsin olanlar, musafihin olmayanlar" tanımlaması sadece özel koşullara bağlı ve sahip olan evliliklerle ilgili ayetlerde yer almaktadır. Süre koşulu aranmaksızın hür olma statüsüne sahip olanların evliliklerinden söz eden hiçbir ayette "muhsin olan, musafihin olmayan" ibareleri yer almamaktadır. Bu da koşullu ve özel bir evlilik çeşidi olan Mut'a evliliğinden söz edildiğini göstermektedir. Bu evlilik türünde yaşanan sapkınlıklar, bu evliliğin amacının ve kapsamının dışına çıkmalar, yani uygulamada yaşanan yanlışlıklara bakarak, mut'a evliliğinin meşruiyetini geçersiz saymak doğru değildir. İnsanlar, meşru olan bir şeyi istismar ediyorlar diye, o şey meşruiyetini yitirmez. Mut'a evliliğinde yaşanan sapıklıklara, ahlaksızlıklara ve gayri meşru uygulamalara bakarak bu evliliği sorgulamak ve sapkınlık olarak görmekle; ahlaksız ve sapık kimselerin, ahlaksızlıklarının ve sapıklıklarının önüne geçilebileceği sanılıyorsa, bu yanılmaktan, gerçeği görmezden gelmekten başka bir şey olmaz.

PARA KARŞILIĞI DİN ANLATILIR MI?

İşte böyleleri, Allah´ın yol gösterdiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle ve şöyle söyle: "Ben şu yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O sadece âlemlere bir öğüttür."
Enam suresi 90

"Ey toplumum! Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına düşmez. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?"
Hud suresi 51

Sen, bu tebliğin için onlardan bir ücret istemiyorsun. O, bütün âlemler için bir hatırlatmadan başka şey değildir.
Yusuf suresi 104

De ki: "Onun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; ancak Rabbine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyorum."
Furkan suresi 57

"Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ödülüm sadece âlemlerin Rabbi´ndendir.
Şuara suresi 109

"Ben sizden bu iş için bir ücret istemiyorum. Benim ödülüm âlemlerin Rabbi´ndendir."
Şuara suresi 127

"Ben bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbi´ndendir."
Şuara suresi 145

"Ben bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbi´ndendir."
Şuara suresi 164

"Ben bu iş için sizden herhangi bir ödül de istemiyorum; benim ödülüm âlemlerin Rabbi´nden başkasında değil."
Şuara suresi 180

De ki: "Ben sizden herhangi bir ücret istemedim; o sizin olsun. Benim ödülüm yalnız Allah´tandır. Ve O, her şey üzerinde bir Şehîd, gerçek bir tanık..."
Sebe suresi 47

"Sizden herhangi bir ücret istemeyelere uyun. Onlardır doğruyu ve güzeli bulanlar."
Yasin suresi 21

De ki: "Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim."
Sad suresi 86

Bir ücret mi istiyorsun kendilerinden de onlar, bir borç altında eziliyorlar!
Kalem suresi 46

ALLAHIN PEŞİ SIRA İLAH EDİNMEK?

Allahın peşi sıra ilah edinmek konusu aslında toplum tarafından tam olarak ayrıntılı bir şekilde bilinmemekle birlikte, inancımızın kökünü oluşturan tevhidde parantezi geniş tutuyoruz.

Mesela buna mezhepleri, hadisleri, tarikat ve cemaat liderlerini, tutkularımızı, nefsimizi, hevamızı,dünyaya olan bağlılığımızı vs ekleyebiliriz. Bunlar bizim inancımızdaki yol haritamızı, dini hükümleri belirliyorsa işte bu tutum bizim Allahı eksik tanımamızdan kaynaklanan bir durumdur.

Şimdi ayetlere bakalım.

Onlar, Allah ile aralarına hahamlarını ve rahiplerini (din adamlarını) ve Meryem oğlu Mesih’i koyup Rabler (din koyucu) edindiler. Oysa onlar tek bir İlah’tan başkasına asla kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Zira Allah’tan başka ilah yoktur. O, onların koştukları bütün şirk unsurlarından münezzehtir ve yücedir.
(Tövbe 9/31)

– Ey İman edenler! İyi bilin ki âlimler ve din adamlarının çoğu, insanları Allah’ın yolundan saptırır ve mallarını batıl/Allah’ın dininde olmayan yollarla yerler. Altın ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanlara can yakıcı azabı haber ver.
(Tövbe 9/34)

Onlara: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” diye sor. “Allah’tır!” de!(1) “Peki öyleyse Allah ile aranıza koyup kendilerine bile fayda ve zararı olmayanları evliya ve yardımcı mı edindiniz!” de.(2) Ve yine onlara “Kör ile gören bir olur mu? (3) Veya karanlıklarla aydınlık aynı şey midir?"(4) diye sor. Yoksa onlar yaratma hususunda Allah’a, birtakım ortaklar keşfettiler de gerçek yaratmanın kime ait olduğu hakkında kafaları mı karıştı? De ki: “Her şeyin mutlak ve tek yaratıcısı Allah’tır.(5) O, her şeyi otoritesine boyun eğdiren tek ilahtır."(6)
(Ra’d 13/16)

Şüphesiz ki Allah, benim de Rabbimdir sizin de Rabbinizdir. O halde sadece ona kulluk edin, budur dosdoğru yol.
(Meryem 19/36)

Yani göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabbinin rahmeti. Eğer gerçekten inanmak isterseniz bu böyledir.
(Dûhan 44/7)

Kendi heva ve hevesini ilah edinen ve hakikati bilmesine rağmen yüz çeviren böylece Allah’ın mesajlarına kulaklarını ve kalbini kapatan gözlerine de perde çeken ve sapıklığı tercih eden şu kimseyi görüyor musun? Böyle bir kimseyi Allah’tan başka kim doğru yola iletebilir? Hala düşünüp ibret almayacak mısınız?
(Câsiye 45/23)

Arzu ve heveslerini ilah edinen şu kimseyi görüyorsun değil mi? Şimdi sen böyle birine vekil olabilir misin?
(Furkan 25/43)

Şimdi Rabbinden gelmiş açık bir belge olan Kuran’a dayanan kimse ile kötü amelleri kendisine cazip görünen böylece arzu ve heveslerine uyan kimse hiç bir olur mu?
(Muhammed 47/14)

İyi bilin ki saf ve katışıksız din Allah’a aittir. O’ndan başka birtakım evliya/otoriteler edinenler: – Biz onlara, başka bir maksatla değil sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler. Allah, onların aralarında tartıştıkları konularda hükmünü verecektir. Zira Allah, hiç bir yalancı nankör kâfiri yoluna kabul etmez.
(Zümer 39/3)

Peşlerine düşülüp gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaştıklarında azabı görmüş olacaklar ve bütün bağlar da parçalanıp kopacak.
(Bakara 2/166)

Peşlerinden gidenler de diyecekler ki: “Keşke bizim için dünyaya bir daha dönüş olsaydı da, onların bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık. İşte böylece Allah, onlara yaptıklarını pişmanlıklar halinde gösterecek ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
(Bakara 2/167)

Bir gün hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar ve zayıf görüşlü olup başkalarının peşinde körü körüne gidenler, peşinden gittikleri o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz dünyadayken hep sizin peşinizden gelmiştik. Şimdi bizi, Allah’ın azabından az da olsa kurtarabilir misiniz?” Onlar da: “Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi eriştirirdik. Allah bize buradan çıkış yolunu gösterseydi, biz de size gösterirdik. Ama artık sızlansak da, katlansak da bir şey fark etmeyecek. Çünkü kaçıp sığınacak bir yerimiz yok.” derler.
(Ibrahim 14/21)

Ve hüküm kesinleşip iş bitince şeytan diyecek ki: “Allah’ın size vaat ettiklerin hepsi gerçekti, ben ise size birtakım vaatlerde bulundum; ama verdiğim bu vaatleri tutmadım. Aslında benim sizin üzerinizde hiçbir yaptırım gücüm de yoktu. Ben sizi sadece davet ediyordum; siz de benim çağrıma uyuyordunuz. Dolayısıyla beni suçlamayın, kendinizi suçlayın. Şimdi ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Zaten daha önce sizin beni Allah’a şirk ortak koşmanızı asla kabul etmemiştim.” Şu bir gerçek ki şeytanın yolundan giden zalimlere acıklı bir azap vardır.
(Ibrahim 14/22)

Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. (Öyle ise, yasak ağacın meyvesinden yiyin ki melek olasınız yahut cennette ebediyen kalasınız.)”(Araf 7/20)

Aslında biz onlara hakkı/Kuran’ı getirdik, fakat onlar yalan söylemeye devam ediyorlar.
(Mü’minûn 23/90)

İşte bütün bu ayetler bizim Allaha rağmen onun peşi sıra İlah edindiğimiz kimseleri bize bildirmektedir.

LÂ İLAHE İLLELLAH dediğimizde Allahtan başka tüm ilahları reddediyorum demektir.

Eğer biz Allahtan başka din koyucu lar ediniyorsak. Bu tevhide uymamış oluruz. Bu Muhammed as olsa bile asla kabul edilemez. İşte bizim dikkat etmemiz gereken nokta burası.

Hüküm yalnızca Allahındır.

Allah, size kitabı ayrıntılı olarak indirmişken (1)şimdi ben Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? (2) Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, iyi bilirler ki bu Kuran, Rabbin tarafından indirilmiş hak/gerçeğin kendisidir. (3) Sen de sakın şüpheye düşenlerden olma! (4)
(En’âm 6/114)

Zira Rabbinin kelimeleri doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun kelimelerini/hükümlerini değiştirebilecek bir güç yoktur. O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.
(En’âm 6/115)

Allah ile aranıza koyup kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Oysa Allah, bu konuda herhangi bir bilgi ve belge indirmemiştir. Zira hüküm yalnızca Allah’ındır. O ise, kendisinden başkasına kulluk edilmemesini emretmiştir. İşte doğru ve sağlam din budur; fakat insanların çoğu bu geçeği bilmiyorlar.”
(Yusuf 12/40)

KİM DİN DİYE KİMİN SÖZÜNE İNANIYORSA ONUN İLAHİ O'DUR.

BÖLÜM SONU

13.03.2023 ~ PAZARTESİ HAZIRLAYAN : YUSUF UZUN

ZİHNİ PUTLARDAN TEMİZLEME

ISLAM FİLOZOFLARINA GÖRE İNSAN ZİHNİNİN EN BÜYÜK PUTU TAKLİTTİR. BAKARA 170 MAİDE 104 VE ARAF 172 AYETLERİNE GÖRE İNSANI DOĞRU DÜŞÜNMEKTEN ALIKOYAN GEÇMİŞ NESİLLERİN GÖRÜŞLERİNİ OLDUĞU GİBİ HİÇ TENKİT SÜZGECİNDEN GEÇİRMEDEN KABUL ETMEKTİR.
ASIRLAR EVVEL KUR'AN-I KERİM MÜMİN SURESİNİN 53 AYETİNDE ŞÖYLE BİLDİRMİŞTİR NİHAYET MİLLETLER DİNLERİNİ HUSUSUNDA ARALARINDA PARÇALARA BÖLÜNDÜLER HER GRUP KENDİ DİN VE MEZHEBİNE GÜVENİYOR YANİ HAK OLDUĞUNA İNANIYOR.
BU AYET ŞUNA İŞARET EDİYOR İNSAN İÇİNDE BULUNDUĞU GRUBUN DÜŞÜNCE TARZINI TAKLİT EDER YANLIŞ OLSA BİLE TENKİT ETMEZ GRUBUN İÇİNDE KAYBOLAN ZİHİNLERDE TAKLITE GÖTÜREN VE ONA BOYUN EĞDİREN PUTLAR OLUŞUR FERDİN HÜR DÜŞÜNCESİ YOKTUR GRUBUN ARZULARI VARDIR.

CASİYE SÜRESİNİN 23 AYETİNDE DUYU ORGANLARINI VE KALPLERİNİ ÇALIŞTIRAMAYANLARIN KAFALARINDAKİ SABİT BİLGİLERDEN DOLAYI YANLIŞI TAKİP EDECEKLERİ AÇIKÇA İFADE EDİLMİŞTİR GEÇMİŞ NESİLLERİN HATTA KENDİMİZİN AZ ÖNCE GAFLETTE OLDUĞUMUZU DÜŞÜNEREK GÖZÜMÜZDEN TAKLİT PERDESİNİ KALDIRMALIYIZ İŞTE GAFLETİN YENİLİP ZİHİNLERDEKİ TAKLIT PUTUNUN YIKILMASINI İSTEYEN KAF SURESİNİN 22 AYETİ İNSANLARIN DAHA ÖNCE GAFLETTE OLDUĞU DAHA AÇIK VE NET GÖRÜLEBİLMESİ İÇİN BU GAFLET PERDESİNİN KALKMASI GEREKTİĞİNİ İŞARETLE İSLAM EĞİTİMİNİN ESAS GAYESİNİ ORTAYA KOYMUŞ OLUYOR.

GAYB KONUSUNDAKİ İSTİSNA NASIL ANLAŞILMALI.?

Ayette geçen sadece dilediği Elçi bunun dışındadır. Onun da önünden Ve arkasından gözetleyiciler (melekler) salıp gönderir. Âyetteki "ırteda" fiili seçmek, razı olmak, uygun görmek, "Rasul" kelimesi Elçi, "yeslüku" fiili dizmek, koymak, göndermek, "Benye yedeyhi" ifadesi ön, ellerinin arası. "Half"sözcüğü arka RASAT kelimesi ise gözetleyiciler demektir.
Burada Yüce Allah'ın gaybını kime açacağı konusu gündeme getirilmektedir.
Sadece dilediği Elçi bunun dışındadır. Ayetin bu kısmında sözü edilen Elçin'in kim olduğu hakkında farklı kanaatler vardır. Bu Elçi Muhammed resul olabilir. İncelemeye çalıştığımız ayetlerdeki Resul Elçi Eğer Hz Muhammed ise söz konusu gayb, TABERİ 'nin de ifade ettiği gibi Yüce Allah'ın ona vahiy ettiği kur'an'dır. Bu ihtimalle gayba konu olan mesajlar vahiy edildiği için herhangi bir olumsuzluktan söz edilemez.

Diğer bir ihtimale göre ve ayetlerin bulunduğu Bağlam gereği buradaki gayb son saat ile ilgili bilgi de olabilir. Kur'an'ın Kur'an'la tefsiri metodu gereği Cin suresinde sözü edilen sırlarını kimseye açmaz ancak Elçi bunun dışındadır. şeklindeki istisnanın aslında gerçekleşmediği konu ile ilgili diğer pekçok ayetin muhteva açısından anlaşılmaktadır. Görünen o ki son saatte ilgili gayb Hz Muhammedden de uzak tutulmuştur. Yüce Allah kendine ait kıldığı O alanı hiç kimseyle paylaşmamaktadır ve bunu özellikle Hz Muhammede de söyletmektedir. (araf 187)

Risaletle buluşturulan diğer bütün Nebiler gibi Hz Muhammed Aleyhisselam da kendisine ulaştırılan gaybı yani vahiy ürünü Kur'an'ı insanlara ulaştırmada herhangi bir kusur işlememiştir. Zaten elçilerin masumluğu bu noktada kendini gösterir yani onlar vahyi insanlara ulaştırmada Masumdurlar herhangi bir şeyi ne eksik iletirler ne de ilave ederler o gayb'ın bilgisini Esirgemez ayeti Hz Muhammedin gaybı yani vahyi İnsanlara ulaştırmada hiçbir şekilde cimrilik yapmadığını göstermektedir ayetteki "irteda" fiili seçmek razı olmak uygun görmek anlamına gelmektedir. Burada sözü edilen Elçi insan elçi olarak alınca kelimenin başındaki "min" edatını da "beniye" olarak kabul etmek durumundayız.
Çünkü Vahiy denen bilgilendirme usulü Bütün nebiler söz konusudur vahiy alamayan kişiye resûl denemeyeceği için söz konusu tercihler kaçınılmazdır. İlahi bildirimlerden haberdar edilmeleri biraz olsun bilgi sahibi olmaları için insanlara zaman zaman elçiler ve kitaplar gönderilmiştir İşte insan elçilere açılan gaybi bilgiye konu olan ve yazılı vahiy metinlerinde yer alan ilahi bilgilendirmelerdir. Ali İmran Suresi'nin 179 ayetinde sözü edilen durumda budur, ayetteki elçi'yi Hakka suresi 40 ve Tekvir 19'u işareti ile vahiy meleği olarak almak da mümkündür. Buna göre Cebrail'in bildiği gayb ise Yüce Allah'ın ona bildirdiği ve elçilere ulaştırmakla yükümlü tutulduğu mesajlardır.

Bu izaha göre başka fikirler uzak bir ihtimal. Cin 27'de ki geçen Resul'ün vahiy getiren melek yani Cebrail olduğunun kanaati de var.

Bunu her dönemde Muhammed nebiden sonra kendini resul elçi olarak görenler gaybın bilgisinin kendilerine bildirildiğini idda etselerde inandırıcılığı asla olamaz.

Bugün vahyi iletmek yaymak, kuranın resullüğü ile mümkündür. Kimse kendini kuranın yerine koyup vahiyle aşık atmasın. Müminler ancak bu kuranın elçiliği ile karanlıklardan aydınlığa çıkabilir. Diğer türlü sahte elçiler insanların arasında fitne ve tefrika yayarlar.

Sana o saatin bu dünyanın sonunun ne zaman geleceğini soruyorlar. De ki: – Onun bilgisi sadece Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklerde ve yerde çok ağır bir olaydır ve o size ansızın gelecektir, Sanki sen onun bilgisini elde etmen mümkünmüş gibi sana soruyorlar. De ki: – Onun bilgisi sadece Allah’a mahsustur. Ama insanların çoğu bu gerçeği bilmez.
(A’râf 7/187)

DÜNYA MI ÖNCE YARATILDI , YOKSA EVREN Mİ ?

O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı . Sonra göğe yöneldi, onlar yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir." (Bakara 29) ama nasıl olur da evrenden önce dünya yaratılmış olabilir demeyin bu ayetin artık hükmü kalmamış düzeltilmiştir yerine geçen ayet sizi yaratmak mı daha zor köyümü Allah onu bina etti tavanını yükseltti onu bir düzene koydu gecesine kararttı günlerini çıkardı Ondan sonra da yeryüzünü döşendi Naziat 27~30 ayet.

Yukarıdaki ayette yerden Sema'ya bir yöneliş varken aşağıdaki ayette Sema'dan yere iniş var bu bir çelişki değil mi?

‼️İZAH‼️

"O (Allah) ki, yeryününde olanların hepsini sizin için yarattı.

Sonra göğe yönelip, onları da yedi gök olarak düzenledi ve o herşeyi en iyi bilendir."(Bakara 29)

Ayette, yeryüzünde olanların hepsinin yaratılmasından bahsetmesine rağmen 7 göğün yaratılmasından değil düzenlenmesinden bahsedilir. Zira gökler yeryüzünden önce yaratılmıştır. Bu ayette bir sebep sonuç ilişkisi okumaktayız. Yeryüzündeki her şeyin yaratılma/oluşma sebebinin göklerin düzenlenmesi olduğu vurgulanıyor.

Yer çekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkma sonucu oluştuğunu biliyoruz. Bu manada arzın / yer kabuğunun yaratılması ve sonra atmosferin oluşması gerçeğini Kur'an 14 asır önce dile getirmiştir. Gelelim diğer Ayetimize, onun (Sema'nın) tavanını yükseltti sonra da onu sevva etti (yani düzenledi) ve onun gecesini kararttı ve onun duhasını (aydınlığını) çıkardı ve arz. Bundan sonra da onu yapıp döşedi. Naziat 28-30 ayet Sema'nın düzenlenmesini açıklıyor. Döşedi ifadesinin Altını çiziyorum. Bu iki ayette ki süreci şu şekilde özetleyebiliriz.

Bakara suresinde yer kabuğunun oluşmasından sonraki süreçte atmosferin oluşumu anlatılırken Naziat 30 ayette atmosferin güneşin ısı etkisiyle bir düzene ulaşıp yükselmesinden bahseder. Böylece yeryüzü bitkiler ve hayvanlarla döşenmiştir. Toprak zengin mineraller ve suyla bir bitki örtüsü ile kaplanmıştır. Ancak idda sahibi yeryüzünün döşenmesi ifadesini yeryüzünün yaratılması zannettiği için çelişki varmış gibi görünmektedir.

NEBE 33 GÖĞÜSLERİ TOMURCUKLANMIŞ KIZLARDAN MI SÖZ EDER.?

"Gögüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar ne demektir? Nebe 33

Kur'an erkeklere huriler vadetmiştir. 7. yy Arabistan'inda insanlar kendin için savaştırmak istersen elbette böyle vaatlerde bulunursun. Asıl ilginç olan, Kur'an'a dogrulamak için hurilerin oyun oynamak, hizmet etmek için vadedildiğini söyleyen tefsirlerdir. Hurilerin hangi iş için vadedildiği Kur'an'da apaçık şekil de yazar. Cinsel ilişki olmayacaksa "yeni tomurcuklanmış memeler" ifadesi ne için kullanılmıştır? Kur'an gibi kutsal sayılan bir kitapta böyle ifadeler nasıl yer bulur? İşte bazı meallerde Nebe süresi 33; ayet :

"Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar." (Ali Bulaç)

"Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar." (Diyanet Vakfı)

"Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar " (Süleyman Ateş)

İZAH :

Ayette ne huri ne zevc/eş ne de göğüs kelimesi geçmektedir. Doğru meal:

"Muhakkak ki, muttakiler (takva sahipleri) için kurtuluş vardır. Bahçeler ve üzüm bağları vardır ve tomurcuklanmış kaliteli ve denk salkumlar ve içi dolu kadehler vardır." (Nebe 31-34)

Ayet bağlamı ile değerlendirildiğinde bahçelerden, üzüm bağlarından ve bunlandan elde edilen içeceklerden bahsettiği görülmektedir. Ayette kullanılan "keväib" ne dişil nede erildir. Huri veya zevceyi de çağrıştırmaz. Zaten tomurcuk, ağacların çiçeklenme ve meyve vermeden önceki hali için kullanılan bir kelimedir.

Bu hal kişinin isteğine cevap verip arzuladığı meyveyi verme potansiyeline bir atıfda olabilir "Ertab" ise bu meyvelerin, tadacak olan muttakilere layik ve tam denk birer ikram olduğunu anlatır. Cennet meyveleri ile alakalı diğer bir ayet şöyledir: "Onun olgunlaşmış meyveleni yakınlaşmış (aşağı sarkmış) durumdadır." (Hakka 23) Bu ayetlerin muhatapta oluşturduğu his arzulanan nimetin çabuk oluşması ve ulaşılabilirliğidir.

Bu izahların ve benzetmelerin temelinde insan zihninin duyuları ile algılayarak dış dünyayı tanıması yatar. Deyimlenmeyen olgular (cennet vs.) Karşıya aktarılırken benzerlikler ile Bağlantı kurmak zaruridir. Duygulardan arınmış saf aklın saadeti deneyimlenmesi için Cennet nimetleri meselesini bedensel hazlarla konuya yaklaşır ve anlar. Bu kadar sade ve basit bir anlatım maalesef cinsellikle irtibatlandırılmıştır.

ALLAHA GÜVENMEMEK VE ŞİRK

BİZLER ALLAH’A GÜVENMEK YERİNE, EDİNDİĞİMİZ VELİLERE GÜVENDİĞİMİZ İÇİN, ŞİRK BATAKLIĞINA BATIYORUZ.

Bizler kendimize öyle bir din yarattık ki, Allah’ın indirdiği İslam ve onun kitabı Kur’an ile ne yazık ki hiçbir ilgimiz kalmadı. Anamızdan, babamızdan, atalarımızdan günümüze rivayet, tevatür yolla gelmiş öyle bir inancı, İslam diye bizlere yaşatıyorlar ki, Kur’an’ı dikkatle tarafsız, kafasındaki tüm batıldan ön yargılardan kurtularak, anladığı dilden Kur’an’ı okuyan, ancak Allah’ın dini İslam ile buluşabiliyor. Allah, gönderdiği Resullere ve kitaplarına inanan kullarının, bir müddet sonra nasıl bir yanlışın içinde olduklarını bizlere hatırlatarak, bakın nasıl uyarıyor ve bu hataları sakın yapmayın diyor.

Yusuf 106: ONLARIN ÇOĞU ALLAH’A, ANCAK ORTAK KOŞARAK İNANIRLAR. (Diyanet meali)

Bu kadar büyük bir yanlış konusunda, Kitap Ehlini ikaz eden ve bizlerinde aynı yanlışı yapmayalım diye, Kur’an’da örnek veren Allah’ın ikazını günümüzde bizler dinliyor ve acaba bu ikazlardan ders alıyor muyuz? Ne dersiniz? Ne yazık ki aynı yanlışları yapmaya devam ediyoruz. Çünkü geçmiş toplumların yaptığı gibi, Allah’ın kitabı yüksek bir yere kaldırıldı, Onu herkes anlayamaz Âlim insanlar anlar, onlarda Resulün rivayet hadisleri ışığında anlar dediler. KENDİMİZ BİZZAT KUR’AN’A BAKMAMIZ GEREKİRKEN, EDİNDİĞİMİZ VE GÜVENDİĞİMİZ VELİLERE, ŞEYHLERE, EFENDİLERE İNANIYORUZ. Onların sözlerini, doğruluğundan emin olamayacağımız rivayet hadisleri, adeta Kur’an gibi görüyoruz ve güveniyoruz. Allah güvenilecek ve yardım istenecek veliniz yalnız benim, sakın veliler edinip ardı sıra gitmeyin, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın çünkü hiç kimseye muhtaç olmayasınız diye Kur’an’ı biz açıkladık, Kur’an’ı açıklamak bizim görevimiz dediği halde, kitap ehlinin yanlışlarını bizlerde tekrar ettik. Hâlbuki Allah, bakın nasıl uyarıyor.

Nisa 44: ALLAH’IN KİTABI’NDAN BİLGİ SAHİBİ OLANLARI GÖRMEDİN Mİ? SAPIKLIĞI SATIN ALIYOR, SİZİN DE YOLDAN ÇIKMANIZI İSTİYORLAR. (Süleymaniye vakfı)

Nisa 45: Düşmanlarınızı en iyi Allah bilir. VELİ OLARAK ALLAH SİZE YETER, YARDIMCI OLARAK DA ALLAH YETER. (Süleymaniye vakfı)

Bakın Kitap Ehlinin yaptığı, günümüzde bizlerin de hala yapmaya devam ettiğimiz bu yanlışı, nasıl anlatılıyor bizlere. Daha önce, Resuller aracılığıyla gönderdiğim Kitaplardan haberi ve bilgi sahibi olan bazı kişiler, toplumu kendilerine tabi olmaları için aldatarak, Allah’ın vahyinin gerçeklerini, kendi menfaatleri için gizleyip değiştirerek yani sapıklığı seçerek hem kendilerini hem de toplumu Allah ile aldattılar diyor. Ayetin devamın da ise tüm iman edenleri ikaz etmeye devam ediyor. Allah ve DÜŞMANLARINI YANİ SİZLERİ KİMLERİN ALLAH İLE ALDATIP ALDATMADIĞINI, KİMİN DOĞRU YOLDA OLDUĞUNU, KİMLERİN TAKVACA ÜSTÜN OLDUĞUNU YALNIZ BEN BİLİRİM DİYOR. AYETİN DEVAMINDA, KUŞKU DUYMADAN GÜVENİLECEK, YARDIM İSTENECEK VELİ OLARAK, BİZLERE ALLAH’IN YANİ KUR’AN’IN YETECEĞİNİ BİLDİRİYOR.

Peki, bizler ne diyoruz bunca ayet varken? “Velisi olmayanın velisi şeytandır.” Ne yazık ki bu düşünce kitap Ehlinin yoldan sapmasına neden olan bir inançtır. Çok daha ilginci bizlerin tek başımıza Kur’an’ı anlayamayacağımıza inandırdılar ve sonuç ortada. Bu yanlış düşünceye inanmış bir arkadaşımız, bakın bana nasıl cevap vermişti. “YUSUF BEY KUR’AN’I RESULDEN ÖĞRENİYORUZ. BİRAZ AYETLERİ HEVANIZA DEĞİL DE RESULDEN ANLASAYDINIZ, AYNI YERDE OLURDUK. KUR’AN’IN ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ VE HAYATA UYGULANMIŞ HALİNİ YOK SAYIP, SİZİN HEVANIZA MI UYALIM?“
Kişilere şahıslara değil, Allah’ın kitabına uymalıyız. Müslümanlar mezheplere bölünüp, âlim ulema dedikleri kişilerin sözlerine inandıkları için bölündüler ve birbirlerine düşman oldular.

Allah’ın Elçisi yalnız Kur’an’a uydu ve bizlere Kur’an’ın yanında, asla Kur’an’ı açıkladıklarını iddia ettikleri hiçbir söz/hadis bırakmadı. Günümüzde anlatılan tüm rivayet hadisler, Resulün vefatından 200–250 yıl sonra farklı kişiler tarafından yazıldı. Bizler nasıl olurda, yüzlerce yıl öncesinden rivayet edilen ve Allah’ın Resulüne atfedilen sözlere hiç şüphe duymadan kabul edip, onların ışığında nasıl Kur’an’ı anlamaya çalışırız? Hatırlayınız lütfen, Allah emin olmadığınız sözlerin ardına sakın düşmeyin, hesabını sorarım dememiş miydi? Hâşâ Allah kuluna, sorumlu tutacağına hükmettiği kitabı açıklayamadı da, bunu birilerimi başardı?
DOĞRUSU AKIL DEVRE DIŞI KALINCA, BÖYLE DÜŞÜNCELERE İNANILIYOR. Kur’an’ı DA DOĞRU ANLAMAK BÖYLECE MÜMKÜN OLMUYOR.
Sizlere, yaptığımız bu büyük yanlışlarımıza dikkat çekici bir örnek daha vermek istiyorum. Batıl inançlarını savunmak ve doğru gibi gösterebilmek adına, bakın nasıl örnekler vermekten, hikâyeler anlatmaktan çekinmiyorlar.

“YAŞLI BİR KADIN FETVA SORMAK İÇİN HOCAYA GİDİNCE HOCA, ‘İMAM MALİK’TEN Mİ CEVAP VEREYİM, KUR’AN’I KERİM’DEN Mİ?’ DİYE SORAR. KADIN ‘İMAMI MALİK’TEN’ DER.

HOCA: ‘SEN ONUN SÖZÜNÜ, ALLAH’IN SÖZÜNE Mİ TERCİH EDİYORSUN’ DİYE SORUNCA KADIN CEVABI VERİR.

‘HAYIR, ANCAK BEN İMAM MALİKİ’NİN SENDEN DAHA İYİ KUR’AN’I KERİMİ BİLDİĞİNE, ANLADIĞINA İNANIYORUM. ONUN İÇİN ONUN GÖRÜŞÜNÜ SÖYLE.’ DER.”

Bu sözlerin ve düşüncenin doğru olduğunu düşünerek örnek verenler, Allah’ın kitabını Allah’ın açıklamalarının tam tersine hayatına geçirenlerdir.
HÂŞÂ ALLAH KULUNA AÇIKLAYAMIYOR, ONA GÜVENİLMİYOR, AMA HİÇ TANIMADIĞIMIZ YÜZLERCE YIL ÖNCE YAŞAMIŞ YARATILMIŞ BİR BEŞERE GÜVENİLİYOR VE ONUN SÖZLERİNE İNANILIYOR. Sanırım aklın ve mantığın devre dışı kaldığı, bir başka örnek olsa gerek. Yusuf suresi 106. ayetinde Allah’ın uyardığı gibi, Allah’a iman ettiğini söyleyen çoğunluğun, Allah’a şirk koştuğunu söylüyordu Allah. Anlatılan bu rivayetin doğru olup olmadığını elbette Allah bilir ama Müslümanları batıla ve yanlışa götürecek, bir örnek olduğunu söylemek isterim.

Önce hatırlatmak isterim, aklı başında okuma yazma bilen her Müslüman, Kur’an’ı bizzat kendisi kendi dilinden okumalıdır. Yani Allah’ın sorumlu tutacağına hükmettiği kitabı, en güvenilecek VELİMİZ olan ALLAH’IN sözlerinden bizler tebliğ almalıyız, ona güvenmeli ve danışmalıyız. Çünkü Allah FETVAYI YANİ DİN ADINA HER KONUDA HÜKMÜ BEN VERDİM, KUR’AN’DA SİZLERE BİLDİRDİM DİYOR. Eğer bizler Allah’ın yemin ederek, birçok kez bu kitabı anlayasınız ve hiç kimseye muhtaç olmayasınız diye kolaylaştırdık, nice örneklerle açıkladık, açıklamak bizim görevimizdir dediği halde, Allah’a güvenmeyip edindiğimiz veli kişilerden Allah’ın fetvasını öğrenmeye çalışırsak, Allah’a şirk koşarak iman ediyoruz demektir.

Yukarıdaki hikâye de anlatılan, kadının Allah’ın kitabına değil de İmam Malikinin sözlerine güvenerek onu seçmesi ve bu seçimin doğru gibi gösterilmesi, İSLAM İNANCIMIZIN NE DERECE BATAKLIĞA BATTIĞINA, GÜZEL BİR ÖRNEKTİR. Bizler ne yazık ki hiç tanımadığımız, görmediğimiz yüzlerce yıl önce yaşadıkları iddia edilen, âlim dedikleri kişilere ait olduğunu söyledikleri sözlere inanıyoruz ve güveniyoruz. HANGİMİZ BU SÖZLERİN BAHSEDİLEN KİŞİYE AİT OLDUĞUNU BİLİYOR. EMİN OLANINIZ, BUNA ŞAHİTLİK EDECEK KİMSE VAR MI?
İşin daha da kötüsü, anlatılan bu hikâyenin örnek verilip,
ALLAH’IN KİTABININ ANLAŞILMASI ZOR, HERKESİN ANLAYAMAYACAĞI, DETAYSIZ BİR KİTAP İLAN EDİLİP, YARATILMIŞ BİR BEŞERİN AYETLERİ DAHA İYİ AÇIKLAYABİLECEĞİ ÖRNEĞİNİN VERİLMESİDİR.

Hâşâ Allah, kuluna Kur’an’ı okuduğunda anlatamıyor, açıklayamıyor ama çok güvendiği VELİ gördüğü kişi, daha doğru açıkladığına inanılıyor öylemi?
NE YAZIK Kİ BİZLERİN ALLAH’A DEĞİL, ÇOK ÖZEL VELİ KİŞİLERE, ONLARIN SÖZLERİNE, AÇIKLAMALARINA GÜVENMEMİZ, ÖZELLİKLE TOPLUMA KABUL ETTİRİLDİ. BUNUN ACISINI, YAKIN GEÇMİŞTE ÇOK ÇEKTİK. ÜLKEMİZ O DİN TACİRİNİN, İHANETİNİN ACISINI HALA ÇEKİYOR. ACABA DERS ALDIK MI? SANMIYORUM.

Değerli kardeşlerim. Allah’ın Resulü, Rabbimizden gelen Kur’an’a güvendi ve bizlerinde yalnız Kur’an’ın ipine sarılarak, Allah’a güvenmemizi yani Allah’ın Kur’an’da verdiği Fetvaları hayatımıza geçirmemizi tebliğ etti. LÜTFEN UNUTMAYALIM, ALLAH’IN RESULÜ BİZLERE YALNIZ KUR’AN’I BIRAKTI VE ALLAH DA ZATEN BİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİNE HÜKMEDİYOR KUR’AN’DA. GÜVENİLECEK VELİNİZ ALLAH YALNIZ BENİM DİYOR DA SİZLERE YOL GÖSTERİCİ OLARAK KUR’AN’I GÖNDERDİM VE YEMİN OLSUN Kİ ANLAYASINIZ DİYE KOLAYLAŞTIRDIM DİYORSA, GELİN EDİNDİĞİMİZ VELİLERE DEĞİL, EN EMİN VELİMİZ OLAN ALLAH’A GÜVENELİM.

KUR'AN DA GEÇEN ŞEFAAT NE ANLAMDADIR?

Geçenlerde, İslam dininde şefaat konusunu anlatan, bir kitapçık dağıtılıyordu aldım ve okudum. Bu kitapçıkta anlatılan şefaat konusundan, sizlere önce örnekler vermek istiyorum. Daha sonrada anlatılan şefaatin, Allah'ın emrettiği şefaatle aynı olup olmadığını, yine Kur'an'ın rehberliğinden faydalanarak karşılaştıralım, anlamaya çalışalım. Çünkü Allah'ın şefaat konusunda yaptığı çok net açıklamalar var Kur'an da. Kitapçıkta şefaat sözcüğünü tarif ederken, şu açıklamalar yapılmış.

"Bir başkası adına ricada bulunmak, bir suçlunun affedilmesi için aracı olmak, birine yardımcı olmak, birinin önüne düşüp işini görmeye çalışmak, birinin aracılığını istemek, maddi ve manevi bir imkânı elde etmek için yetkili nezdinde aracılık yapmak, ihtiyaç sahibi için iyilik etmek” manalara gelir."

Yukarıda tarif edilen şefaat ile gelin birde Kur'an'ın bahsettiği şefaatin anlamına bakalım ve söylenenlerle karşılaştıralım. Eğer Allah'ın bahsettiği şefaatle aynı şeyler kast ediliyorsa, elbette kabul edelim. Bakın Allah şefaat konusunda, çok kesin ve net bir şekilde, hatta adeta kesin bir uyarı yaparcasına ne söylüyor bizlere?

Zümer 43: YOKSA ALLAH'TAN BAŞKA ŞEFAAT EDİCİLER Mİ EDİNDİLER? De ki: 'Ya onlar, hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?

Zümer 44: DE Kİ: ŞEFAAT TÜMDEN ALLAH'INDIR. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz

Bu ayetlerde geçen, öyle bir şefaat anlamı var ki, asla bu yetki devredilemez, başkasına verilemez diyor. Bu çok net anlaşılıyor. Burada anlatılan şefaatinde, yukarıda anlatılan şefaatle hiçbir ilgisi yok. Gelin şimdide onu karşılaştıralım. Allah şefaat yetkisi yalnız benimdir diyor ve Allah tan başka şefaatçiler edinenlere de çok kızıyor. Yukarıdaki şefaati tarif edenler, neler söylenmişti şefaatin anlamı için hatırlayalım.

"Başkası adına ricada bulunmak. Bir suçlunun affedilmesi için aracı olmak. Birinin aracılığını istemek. Maddi ve manevi bir imkânı elde etmek için yetkili nezdinde aracılık yapmak."

Yukarıda söylenenler, sizce Allah'ın Kur’an da şefaat tümden bana aittir dediği, görev tanımına uyuyor mu? Asla uymuyor, çünkü Allah hiç kimseye aracı olmaz, ricada bulunmaz, kimseden yardım dilemez. Daha da önemlisi aracı kabul etmez. O yaratandır, ayırt edip çözüm getirenlerin, en hayırlısıdır. Demek ki Allah'ın bahsettiği ve tek elinde tuttuğu şefaat ile bizlere geleneksel İslam'ın bahsettiği şefaat, çok farklıymış. Hatırlayınız Allah bir ayetinde elçisine hitaben, TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK BİZE DÜŞER DİYORDU. HATTA BİR BAŞKA AYETİNDE, ALLAH IN ELÇİSİNE HİTABEN, YARATTIĞIM KULUMLA ARAMDAN ÇEKİL UYARISINI, LÜTFEN GÖZ ARDI ETMEYELİM. Yani Allah kulu ile arasına, elçisini bile sokmuyor.

Geleneksel İslam'ın tarif ettiği, adını şefaat koyduğu konu, acaba başka bir konuyla karıştırılıyor olabilir mi? Gelin şimdide onun cevabını yine Kur’an dan arayalım. Allah Muhammet suresi 19. ayetinde, bakın elçisine nasıl dua etmesini istiyor.

Muhammed 19: Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. HEM KENDİNİN, HEM DE İNANMIŞ ERKEK VE KADINLARIN GÜNAHLARININ BAĞIŞLANMASINI DİLE! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.

Yukarıdaki ayet, düşünen bir Müslüman a çok şeyler anlatıyor. Allah bu ayetinde elçisine dahi, KENDİ GÜNAHLARI İÇİN, ALLAH A DUA ETMESİ GEREKTİĞİNİ BİZLERE ÖRNEK VERİP ANLATIYOR. Devamında da yine elçisinin, Allah a ve elçisine iman eden, İslam ı gereği gibi yaşayan kadın ve erkek müminler içinde DUA etmesini söylüyor. Demek ki Allah'ın elçisinin dahi, kendi günahlarının affı için Allah a dua etmesi isteniyorsa, bizlerinde yapacağı aynen bu yöntem olmalıdır. Peygamberimiz yaşadığı dönemde, iman ettiğinden emin olduğu ümmeti için, ancak günahlarının bağışlanması adına DUA edebileceğini, verilen ayet örneğinde açıkça görüyoruz.

Yine aynı konuda, Kur’an da geçen bir başka örneği hatırlayıp, bu konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayalım. Hatırlarsınız, İbrahim peygamberimizin babası kendisine iman etmemiş. Bu konuda çok üzülen Hz. İbrahim, bakın elinden hiç bir şey gelmeyeceğini söyleyip, ancak ne yapabileceğini söylüyor.

Mümtehine 4. : ………SENİN İÇİN HEP AF DİLEYECEĞİM AMA ALLAH'TAN SANA GELECEK ŞEYİ GERİ ÇEVİRME GÜCÜM YOKTUR. Ey Rabbimiz! Yalnız sana güveniyoruz, yalnız sana yöneliyoruz! Dönüş yalnız sanadır.

Ne dersiniz, Hz. İbrahim dahi babası için, benim sana yapabileceğim, senin için dua etmek ve Allah tan senin için af dilemekten başka hiçbir şey elimden gelmez demesi, çok açık bazı şeyleri anlatmıyor mu? Demek ki peygamberlerin dahi yapabileceği, yalnız sevdiklerine dua etmekten öte hiçbir şey yoktur. Tabi onlarda ancak, imanından emin olduğu ümmeti için bunu yapabilir.

Kur'an'ın bahsettiği şefaat, bizlerin günümüzde anladığı şefaat ile çok farklı. Allah'ın bahsettiği şefaat, tek elinde tuttuğu ve HİÇ KİMSEYE VERMEDİĞİ, AFFETME VE BAĞIŞLAMA YETKİSİDİR. Peygamberlere ve kendisinden hoşnut olduğu tüm kullarına sunduğu güzellik ve rahmet ise DUA KAPISININ, HER DAİM AÇIK OLDUĞUNUN ANLATILMASIDIR.

Gelelim yine kitapçıkta anlatılan, günümüzde peygamberlere ve veli kişilere verilen şefaat konusuna. Bu kitapçıkta şefaati kısımlara ayırmış ve bakın neler yazmış.

"Bir takın bahtiyar insanların, HESAPSIZ OLARAK CENNETE GİRMESİ için yapılan şefaattir. Buda peygamberimize has bir şefaattir."

"Cehennemi hak etmiş bazı müminleri kurtarmak için yapılan şefaattir. BU ŞEFAATİ PEYGAMBERLER VE ALLAH IN DİLEDİĞİ VELİLER YAPABİLİR."

"Cehenneme giren günahkâr müminlerin, cehennemden çıkması için yapılan şefaattir. BUNU PEYGAMBERLER, MELEKLER, VELİLER VE KARDEŞLERİNİN CEHENNEMDEN ÇIKMALARI İÇİN, MÜMİNLER YAPABİLİR."

Ne dersiniz yukarıda söylenen bilgiler, hükümler Kur’an da var mı? Hani Rabbimiz bir ayetinde, katımdan açıklamadığım konularda konuşmanızı HARAM kılıyorum diyordu. Kur’an da olmadığı gibi, Allah bu söylenenlerin tam tersini söylemektedir. Allah hiç kimsenin hesapsız cennete giremeyeceğini söylediği halde, incir çekirdeği kadar küçük yapılanın bile, karşılığı görüleceğini söyler bizlere. Cehennem hükmü verilmiş bir kimseyi, hiç kimsenin kurtarmayacağını apaçık söyleyen Kur’an a, gözlerimizi kapamak bu olsa gerek. Bakın Allah cehennem hak vaki olan bir insan için, elçisine ne diyor.

Zümer 19: Üzerine azap sözü hak olanı, ATEŞE DALMIŞ OLANI SEN Mİ KURTARACAKSIN?

Kur’an ne diyor bizlere, beşerin öğretisi rivayet ve sanı sözler neler söylüyor? Allah elçisine deki onlara diyerek, bakın bizlere ne söylemesini istiyor.

Cin 21: De ki: “Şüphesiz ben, SİZE NE ZARAR VEREBİLİR NE DE FAYDA SAĞLAYABİLİRİM.”

Yunus 106: SANA NE BİR YARAR, NE DE BİR ZARAR VEREBİLECEK DURUMDA OLMAYAN VARLIKLARI ALLAH'LA BERABER ANIP, ONLARA YALVARIP YAKARMA: çünkü eğer böyle yaparsan, muhakkak ki zalimlerden olursun!

Yukarıdaki ayetlere benzer, o kadar çok ayetler var ki Kur’an da, doğrusu gerçekleri görmek istemeyenlere, peygamberimiz dahi doğruları anlatamamış ise, bizlerin ayetleri hatırlatmaktan başka yapacağı hiç bir şey yok demektir. Bu yanlışlara inanmak, bizleri günümüzde büyük hataların ardı sıra gitmemizi sağlamıştır, ah bir farkında olabilsek. Allah ın açıkça, sakın velilerin ardına düşmeyin demesi, kimsenin çok fazla umurunda bile olmamış. Ben yinede hatırlatmak isterim.

Araf 3: Rabbinizden size indirilene uyun, O'NDAN BAŞKA VELİLERE UYMAYIN. Ne az öğüt alıyorsunuz.

Ankebut 41: ALLAH'IN DIŞINDA BAŞKA VELİLER EDİNENLERİN örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi.

Zümer 3: Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır. O'NUN YANINDA KENDİLERİNE BİR TAKIM DOSTLAR( VELİLER) EDİNENLER: ONLARA, BİZİ SADECE ALLAH'A YAKLAŞTIRSINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ, DERLER. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.

Allah din ve iman adına uyacağımız tek kitabın, Rabbimizden indirilen Kur’an olduğunu birçok kez söyler. Geçmişte cahiliye döneminde olduğu gibi, şefaatçi olarak edindikleri Velilere uyulmaması içinde özellikle dikkatimizi çeker bizlerin. Hatta Zümer suresi 3. ayetinde de, sizleri Allah a yaklaştıracaklarını söyleyen, veliler çıkacaktır, onlara sakın uymayın diye de uyardığını unutmayalım.

Bizler şefaat konusunu, o kadar ileri götürmüşüzdür ki, aklın ve Kur’an ın onay vermesi mümkün değildir. Her ne hikmetse nefis bu sözleri kabulleniyor. Bakın Allah ne diyor bizler, bizler nelere inanıyoruz.

Nisa 31; EĞER YASAKLANDIĞINIZ GÜNAHLARIN BÜYÜKLERİNDEN UZAK KALIRSANIZ, diğer kötülüklerinizi örteriz ve sizi nimet ve bereket dolu bir varış yerine ulaştırırız.

Allah açıkça büyük günahlardan uzak kalırsanız, diğer günahlarınızı bağışlarım dediği halde, bakın bizler zalimce işlediğimiz büyük günahları da, kime bağışlatmanın, affettirmenin yolunu bulmuşuz?

"PEYGAMBERİMİZ ŞEFAATİNİN BÜYÜK GÜNAHLAR İŞLEYENLERE OLDUĞUNU İFADE ETMİŞ VE “ BENİM ŞEFAATİM ÜMMETİMDEN BÜYÜK GÜNAH İŞLEYENLEREDİR” BUYURMUŞTUR."

Ne dersiniz, küçük günahları Yaradan a, Allah'ın affetmediği büyük günahları da, peygamberimize affettirerek, tertemiz oluvermişiz. Ne kadar güzel değil mi? Ohhh ne ala. Sanırım hesap günü, acı gerçeklerle yüzleştiğimizde halimiz nice olur, onu düşünmek bile istemiyorum.

Şimdide bazı ayetlere farklı anlamlar verip çeviren, Allah'ın şefaat tümden bana aittir hükmüne tamamen ters düşen, yani kendisinden başka şefaatçilerinde olduğunu ima eden ayet çevirilerine bakalım ve üzerinde düşünelim.

Taha 109: O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.

Yukarıdaki ayetin mealine bakıp düşündüğümüzde, sanki Allah'ın sözünden razı olduğu kişilere, şefaat yetkisi vermiş gibi anlaşılıyor. Bakın bunu böyle kabul edersek, ayetlerde geçen şefaat tümden bana aittir, hiçbir şefaatin fayda görmeyeceği o günden sakının ayetlerine ters düşüyor. Taha 109. ayetin bir öncesine bakalım şimdide.

Taha 108: O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahmana karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.

Lütfen ayeti dikkatle düşünür müsünüz? Allah tüm kullarının hesaba çekileceği o gün çağırdığında, tüm sesler kısılmış, kimsenin konuşma mecalinin dahi olmadığı, herkesin kendi derdine düştüğü, bir uğultudan başka sesin duyulamayacağını söyleyen Rabbimiz, acaba devamındaki ayette şefaatçilerin çıkıp, istediklerine şefaat edeceğini söylemiş olabilir mi? Hani zerre kadar yapılan karşılık bulacaktır diyordu? Hani hiçbir şefaatin bu günde faydası olamayacağını söylediği ayetler ne oldu? Şimdide iki farklı mealden taha 109. ayeti tekrar yazalım.

Yanlış meal
Taha 109: O Gün, hakkında sınırsız rahmet Sahibinin izin verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasına kayırmanın, arka çıkmanın bir yararı olmayacaktır.

Doğru meal
Taha 109: O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna...

Bakın ilk yazdığım ayet mealindeki bahsedilen ile daha sonra yazdığım iki mealin anlamları ne kadar farklı. İşte bizler Allah'ın kitabını nasılda kendimize uydurmuşuz, doğrusu anlamakta zorluk çekiyorum. Son yazdığım iki mealde de Allah, hesap günü kendisinden hoşnut olduğum doğru kullarıma, kendileri adına dualar edilen sevgili kullarıma, ancak şefaatim fayda verecektir diyor. Bizler kendi inançlarımıza delil aramak adına, Kur’an da çelişki yaratmaktan hiç korkmuyoruz. Yine hurafe inançlara delil bulunmak adına, kelimelerle oynanan bir başka ayet örneği daha vermek istiyorum.

Meryem 87: Rahmanın huzurunda, söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecektir.

Yukarıdaki ayete baktığımızda yine Kur'an'ın diğer ayetlerine ters düşen bir anlam görüyoruz. Ayet sanki şefaat yetkisini bazı kişilere Allah vermişte, bunlar dışında kimse şefaat edemeyecek anlamını taşıyor. Sizce bu ayette Allah bu anlamı vermiş olabilir mi? Aynı ayetin üç farklı mealine, lütfen bakınız.

Meryem 87: [bu Günde, hayattayken] O sınırsız rahmet Sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmiş olmadıkça, kimse şefaatten pay alamayacaktır.

Meryem 87: Rahman katında söz almış olandan başkaları, şefaat imkânı bulamazlar.

Meryem 87: Rahmanın nezdinde bir ahit almış olan kimseden başkaları, şefaate malik olamayacaklar.

Bakın ilk yazdığım Meryem suresi 87. ayet ile son yazdığım meallerin anlamı ne kadar fraklı. Kur’an ı ne hale getirmişiz ve nasılda kendimize Kur’an dan çok uzakta bir inanç yaratıp, kendimizce de sözcüklerin anlamını değiştirip, batıl inançlarımıza deliller yaratıyoruz. Tüm bunların cezasından kurtulmak içinde, edindiğimiz şefaatçilerin bir kısmına küçük günahlarımızı, peygamberimize de acımasızca işlediğimiz büyük günahlarımızı affettirmenin yolunu bulmuşuz.

O gün geldiğinde, her şeyi göreceğiz. Bu iş bu kadar basit değildir. Elimizdeki Allah'ın rehberini saf dışı bırakalım, onu bizler anlayamayız diyelim, daha sonrada edindiğimiz velilere kendi imtihanımızı yükleyip, kurtulalım. Yok öyle yağma, herkes kendi imtihanını kendisi verecektir. Kendi imtihanlarını edindikleri velilere yükleyenler, hesap günü acı gerçekle yüz yüze geldiğinde, geri dönüşü olmayan yola girdiğinde, neyle karşılaşacağını şimdiden göremiyorsa, onlara söyleyecekte sözümüz yok demektir.

Tüm bu yazdıklarımın sonunda, bir konuyu hatırlatmak istiyorum. Allah şefaat yani bağışlanma, affetme yetkisi yalnız benim yetkimdedir dediği halde, bizler bu konuda çok büyük bir yanlış yapıyor ve bakın ne diyoruz.

"ŞEFAAT YA RASULALLAH."

Peki, bunun anlamı nedir biliyor muyuz? Hiç zannetmiyorum. Bunu söyleyerek, ŞEFAAT EY ALLAH IN RESULÜ DİYORUZ. Yani şefaati Allah dan dilememiz gerekirken, peygamberimizden diliyoruz. Hani Yaradan şefaat tümden bana aitti diyordu, unuttuk mu ayeti? Ne yazık ki unutturuldu ve ayetlerin üstü örtüldü, sırf batıl inançlarımızı yaşayabilmek adına.

ALLAH'IN ELÇİSİNE HİKMET VERMESİ, NE ANLAMA GELİYOR?

Sizleri bu makalemde, Kur’an bütünlüğünde düşünmeye davet etmek istediğim konu, Allahın elçisine, HİKMET vermesi ne anlama gelir, birlikte Allahın izniyle Kur’an dan anlamaya çalışalım.

Araf 62: Size, Rabbimin mesajlarını iletiyorum, size öğüt veriyorum ve ben Allah'tan gelen vahiy ile sizin bilmeyeceklerinizi biliyorum.

Ali imran 164: Allah, müminlere, aralarından kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve HİKMETİ öğreten bir Resul göndermekle büyük bir lütufta bulundu. Oysa bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.

Bakara 151: Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, SİZE KİTAP VE HİKMETİ ÖĞRETECEK ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.

Allah Araf suresi 62. ayette, Allah tan gelen sizin bilmediklerinizi biliyorum demekle, neyi kast etmiş olabilir? Kur’an dışından bir bilgi olabilir mi, elbette mümkün değil. Hemen Kur’an ın diğer ayetleri ile bağlantı kuralım, konuyu daha iyi anlamak için. Çünkü bir ayette, bir kelimeden yola çıkarak yanlış anlamlar verirsek, Allah korusun şeytanın kucağına düşer, hesabı da veremeyenlerden oluruz.

Ahkaf 9: De ki: 'Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vah yedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.

Maide 109: Allah'ın Resullerini toplayıp da "Size ne cevap verildi" dediği gün, "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin" diyeceklerdir.

Demek ki elçilerin bildikleri, toplumun daha tebliğ almadıkları, Allah ın ayetlerinden başka ne olabilir? Şimdide diğer ayete bakalım. Allah ın ayetlerini okuyan, tebliğ eden ve toplumu bu yolla arındıran elçilerine, kitabı ve hikmeti verdiğini söylüyor Allah. Kitap deyince elbette Allah ın indirdiği kitap olduğu çok açık. Peki, hikmet nedir, bu sözden ne anlamalıyız? Kur’an dışından farklı bilgiler sizce olabilir mi? Olamayacağı zaten yukarda ki ayetlerden anlaşılıyor. Ne yazık ki bugün bu kelimeye Kur’an ın onaylamayacağı anlamlar yükleyerek, ALLAH IN ELÇİSİNE, KUR’AN DA OLMAYAN, DİNE HÜKÜM KOYMA YETKİSİ VERDİĞİ SÖYLENMEKTEDİR.

Gelin yine Kur’an dan faydalanarak, bu kelime ile Allah ne demek istiyor, onu anlamaya çalışalım. Hikmet sözcüğünün anlamını araştırdığımızda, İLİM-BİLGELİK-GÜÇ anlamına geldiğini görürüz. Ayette de aynı anlamda kullanmış Allah, hikmet sözcüğünü. Bu ayette Rabbimiz elçisine Kur’an ile birlikte ilmi, bilgeliği, hükmetme gücünü vermiştir ki, Kur’an ı tebliğ ederken, toplumu ikna etsin, geçmiş kitaplarla arasındaki konuları açıklığa kavuştursun. Şimdide bu sözlerimize Kur’an dan delil arayalım.

Şuara 21: Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana HİKMET BAHŞETTİ VE BENİ ELÇİLERDENBİRİ YAPTI.

Yukarıdaki ayet, Musa peygamberimizle ilgilidir. Dikkat ederseniz bu ayette de Allah, elçi olarak görev verdiği kuluna HİKMET bahşediyor. Yani bilgelik, ilim, hükmetme gücü veriyor. ALLAH KUR’AN İÇİNDE, HİKMET DOLU BİR KİTAP DEMİYOR MU ZATEN.

Yunus 1: Elif, Lâm, Râ. İşte sana HİKMETLERLE DOLU KİTAP'IN AYETLERİ.

Ali İmran 58: İşte bu sana ayetlerden ve HİKMETLERLE dolu Zikir’den okuduğumuzdur.

Demek ki Allah, tüm elçilerine indirdiği hikmet dolu, yani ilim dolu kitabın yanında, onlara bu hikmeti, Kitabı anlatabilmeleri ve topluma yayabilmeleri için, ilimden bir nasip veriyor. Yoksa Allah hikmet dolu Kur’an ın yanında, elçisi de yine Kur’an gibi, Kur’an haricinden hükümler verebilir asla demiyor, bu düşünce Kur'an ın tamamına ters düşer. Yine Kur’an dan bir örnek daha hatırlayalım.

Zühruf 63: İsa, açık-seçik kanıtlarla geldiğinde şöyle demişti: "BEN SİZE HİKMET GETİRDİM ve tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını size açıklayayım( açıklığa kavuşturayım)diye geldim. O halde, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

Yukarıdaki ayette, Hz. İsa tebliğ ettiği kitap için bakın ne diyor. Ben size HİKMETİ getirdim. Yani ilim dolu gerçekleri getirdim diyor. Daha sonra söylediklerini ise dikkatle düşünelim. Bilmediğiniz, tartıştığınız konuların bir kısmını sizlere açıklayayım, burası önemli açıklamak için. Peki, bu açıkladığı getirdiği İncil de apaçık yazmıyor mu? Elbette yazıyor. Zaten elçinin görevi geçmişte inandığımız yanlış bilgiler, ya da Rabbin kitaplar arasında nesih ettiği kaldırdığı hükümler ile yeni gelen hükümleri, TEBLİĞ ETMEK, ONLARI İKNA ETMEK, ONUN EN ÖNEMLİ GÖREVİDİR.

Hatırlayınız Allah Kur’an indirilirken, toplum arasında çıkan bazı soru işaretleri konusunda Maide suresi 101. ayeti indirmiş ve Kur’an indirilirken sormak istediğiniz varsa sorun, size açıklanır demişti. Daha sonra sormayın, çünkü onları Rabbiniz kaldırdı, nesih etti diyordu. İşte tüm bu ve buna benzer sorunları, problemleri topluma anlatmak ve onları ikna etmekte, Allah ın elçilerine verdiği HİKMET sayesindedir.

Hikmet konusuna daha da açıklık getirmek için, bakın Rabbim biz halis kullarının, nasıl dua etmesini istiyor ve İbrahim peygamberin nasıl dua ettiği örneğini veriyor bizlere.

Şuara 83: Ey Rabbim! BANA BİR HİKMET BAHŞET ve beni salih kimseler arasına kat.

Şimdi vereceğim örnek ayet ise, sanırım HİKMET kelimesine verilen, günümüzdeki yanlış anlamaya çok net açıklama getiriyor ve noktayı koyuyor.

Bakara 269: Allah HİKMETİ dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.

Demek ki HİKMET, dine hüküm koyma yetkisi değil. ALLAH IN KENDİSİNDEN HOŞNUT OLDUĞU KULLARINA VERDİĞİ İLİM, BİLGELİK insanlara hükmetme, izah edip ikna etme becerisi olduğu, daha da net anlaşılıyor bu ayetle. Allah ın dediği gibi akıl sahipleri, Kur’an ı düşündüğünde hikmetin ne anlama geldiğini anlar ve ibret alırlar. Bakın Allah elçisine düşen görevin, ne olduğunu söylüyor.

Ankebut 18: “Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. RESULE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.”

Bizler Kur’an ın rehberliğinden o kadar uzak yaşıyoruz ki, eğriyle doğruyu da ayırt edemez olmuşuz. Çünkü FURKAN I Allah ın rehberini terk ettik, beşerin FIKIH inancına, din diye sarıldık. Peygamberimizin hadislerinden, onun sünnetinden elbette faydalanmalıyız, çünkü o bizler için örnektir. Fakat bizler bu konuda, çok dikkatli ve hassas olmalıyız. Peygamberimizin söylediği gibi, onun sözleri olup olmadığını KUR’AN ile mutlaka karşılaştırmalıyız. İslam a fitne sokan Yahudiler, içimize öyle bir sızmış ki, yanlışlar doğru, doğrular yanlış görünür olmuş günümüzde. İşimiz çok zor, ama imtihanımızın en önemli, can alıcı noktası da burası olsa gerek.

ÜMMİ RESUL NE DEMEK?

ALLAH’IN ELÇİSİNİN, ÜMMİ OLUŞUNDAN ALACAĞIMIZ, ÇOK ÖNEMLİ DERSLER.

Kur’an öyle rehber ve yol gösterici bir kitap ki, onu anlayarak ve düşünerek okuduğumuzda, gönül gözümüzü açacağını ve Kur’anın nuru ile gönlümüzü aydınlatacağını anlatır bizlere. Kur’an da Ahzab 21. ayetinde, Allah Elçisini bakın nasıl örnek gösterir. ” Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için, GÜZEL BİR ÖRNEK VARDIR.” Acaba bu örnek oluşu hangileridir? Elbette doğru, dürüst, adaletli, yadım sever oluşunu hepimiz biliyoruz, Ya ÜMMİ oluşundan alacağımız bir ders yok mu? Gelin şimdide o konu üzerinde, birlikte düşünelim. Makaleme başlamadan önce, sizleri Allah ın elçisinin yaşadığı dönemi düşünmeye davet ediyorum. Acaba elçimiz, Allahtan elçilik görevini almadan önce, nasıl bir inancı vardı. Yani yoldan sapmış, sanı ve rivayetlerle yaşanan Yahudi ya da Hıristiyan toplumundan mıydı?

Kur’an dan öğrendiğimize göre Kitap Ehli, Allah ın indirdiği kitapları devre dışı bırakılmış, atalarından öğrendikleri batıl rivayet inançların etkisinde, dinlerini yaşıyorlardı. Allah tan yardım isteneceğine, edindikleri şefaatçilerden/velilerden putlaştırılmış insanlardan medet umar durumdaydılar. Allah ın elçisi de, yaşanan dinin yanlışlığının farkında olarak kitap ehline hiç bir zaman tabi olmamış, her zaman büyük bir arayış içinde olmuş ve sürekli yüzünü gökyüzüne çevirip Allah a yalvararak, doğruyu arama çabasında olduğunu, Kur’an dan Bakara suresi 144. ayetten anlıyoruz. Allah Elçisini bizlere örnek gösterir ve bizlerinde onun gibi olmamızı ister. Peygamberimizin çok önemli bir özelliğinden olan ÜMMİ oluşu, geleneksel İslam toplumunda çok fazla konuşulmaz, hatta topluma yanlış anlatılır. BİZLER EĞER BU KONUYU DOĞRU ANLARSAK, ALLAH IN ELÇİSİ BİZLERE BU KONUDA DA, ÇOK ÖNEMLİ BİR ÖRNEK OLACAĞINA İNANIYORUM. Gelelim elçimizin ÜMMİ konusuna. Bakın Allah ayetinde ne diyor.

Araf 158: De ki: ‘Ey insanlar, ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. ÖYLEYSE ALLAH’A VE ÜMMİ OLAN ELÇİSİNE İMAN EDİN. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz.

Ayette geçen ÜMMİ elçi sözü ile Allah ne anlatmak istiyor bizlere? Burası çok önemli. Hatırlarsanız ümmi kelimesini günümüzde, okuma yazma bilmeyen olarak anlatılır. Acaba Allah bu ayetiyle elçisinden bahsederek, okuma yazma bilmeyen bir elçiye uyun demiş olabilir mi? Ya da Allah okuma yazma bilmeyen bir elçi, dini lider görevlendirir mi? Gelin ÜMMİ kelimesinin ne anlama geldiğini, yine Kur’an dan anlamaya çalışalım ki, elçimiz o dönemdeki konumu, çok daha iyi anlaşılabilsin ve bizlere örnek olsun. Bakın Allah ÜMMİ olan Elçisinin, Allah ın sözlerine/ayetlerine uyduğunu söylüyor. Bizlerinde onun tebliğ ettiği Kur’an a iman etmemizi söylüyor. Allah Elçisini bizlere örnek gösterirken, ÜMMİliğinden nasıl örnek almalıyız, onuda doğru anlamalıyız.

Ali İmran 20: Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.” EHL-İ KİTABA VE ÜMMİLERE DE: “SİZ DE ALLAH’A TESLİM OLDUNUZ MU?” DE. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.

Yukarıdaki ayette, Allah elçisinin Ehli kitaba ve ümmilere seslenerek, Allah a teslim oldunuz mu demesini istiyor. Dikkat ettiyseniz, Ehli kitap ve ümmiler diyor. Yani iki farklı toplum var. Eğer ümmilere, okuma yazma bilmeyenler dersek yanlış olur. Çünkü Ehli kitap içinde, zaten okuma yazma bilmeyen çok insan vardı o devirde. Okuma yazma bilmemek, Ehli kitap tan olmadığı anlamına asla gelmez. Demek ki ümmi sözcüğünün anlamı çok farklı. Devam edelim, ümmi kelimesiyle Rabbimiz, ne anlatmak istiyor.

Ali İmran 75: Ehlikitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: ONLAR: “ÜMMÎLERİN, BİZİM ALEYHİMİZE YOL BULMALARI MÜMKÜN DEĞİLDİR.” DEMİŞLERDİR. ONLAR, BİLİP DURDUKLARI HALDE, ALLAH HAKKINDA YALAN SÖYLERLER.

Yukarıdaki ayette aslında ümmilerin, Ehli kitap olmayan toplumlar olduğu anlaşılıyor. Çünkü bir kısım Ehli kitap tan olanlar, ümmilere karşı çok sert davranıp, onların haklarını gasp ettiklerinde, buna kendilerinin haklarının olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Çünkü ümmiler, Ehli kitabın inançlarını kabul etmeyen toplumdu. Tabi yoldan sapmış, Allah ın kitabından uzaklaşmış bir Ehli kitaptan bahsediyoruz, bunu da unutmayalım. Ümmilere haksızca davranan ve kendilerinin buna hakları olduğunu düşünenlere, Allah ın cevabı aslında çok düşündürücüdür. Aslında aşağıdaki ayet, tüm söylediklerimizin bir özeti konumunda. Bakın Allah elçisinin ÜMMİ oluşu konusunda ki açıklamayı nasıl yapıyor.

Şura 52: İşte biz böylece sana da emrimizden Kur’ân’ı vahyettik. YOKSA SEN KİTAP NEDİR? İMAN NEDİR BİLMİYORDUN. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de insanları, doğru bir yola götürüyorsun.

Bu ayetten de anlaşılıyor ki, Allah ın elçisi o gün yaşanan ehli kitabın hiç birisine tabi olmamış. Peki, neden tabi olmamış? Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah ın emrettiği din yolundan batıla sapmış da ondan. TÜM BU BİLGİLER IŞIĞINDA DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE BATILA, YOLDAN SAPMIŞ BİR İNANCA TABİ OLMAKTANSA, DOĞRUNUN ARAYIŞINDA OLMAK, ALLAH KATINDA EN DOĞRU, MAKBUL OLAN BİR DAVRANIŞ OLDUĞUNU, ÇOK DAHA İYİ ANLIYORUZ. Allah ın değişmeyen ve Allah tarafından korunan rehberi, bugün elimizde sapasağlam duruyorsa, bizlerin yapacağı da çok açıktır. Aşağıdaki ayet ise elçimizin o dönemdeki konumunu, daha da net açıklıyor.

Cum’a 2: O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.

Allah ayetlerini o kadar güzel açıklıyor ki, yeter ki onu anlamaya çalışmak için, yine Kur’an dan yardım alalım. Ayetleri birilerinin nefsine, rivayet ve sanı inançlarına feda etmeyelim. Ayette Allah, görev verdiğim elçiyi ÜMMİLERİN içinden seçtim diyor. Ayete lütfen dikkat ediniz, kendilerinden olan ve onlara ayetleri okuyan, onları arındırmaya çalışan, kitabı öğreten peygamberimizden bahsediyor. Buradan da anlıyoruz ki, ÜMMİLER OKUMA YAZMA BİLMEYEN DEĞİL, tam tersine Ehli kitaba tabi olmayanlar, hatta bir kısmının yanlış yolda olduğu anlaşılıyor. Peygamberimizin de bunların içinden, hakkın/doğrunun arayışında örnek, güvenilir ve saygın bir insan olduğunu, Kur’an dan öğreniyoruz.

Zaten o devrin Ehli kitap toplumunun, peygamberimize en büyük karşı çıkışı, inanmak istemeyişinde ki itirazları, kendi içlerinden bir ELÇİ olmadığından. Ehli kitap, Allah elçi gönderecek olsaydı, bizim aramızdan gönderirdi, ümmiler den değil diyerek itiraz ediyorlardı. İSTERSENİZ BİR AN DÜŞÜNÜN, DİYELİM ALLAH YENİ BİR ELÇİ GÖNDERECEK OLSAYDI, GERÇİ ARTIK GELMEYECEK, SİZCE BUGÜN CEMAATLERİN VE TARİKATLARIN, MEZHEPLERİN BATIL VE HURAFELERLE YAŞANAN İSLAM TOPLUMLARININ İÇİNDEN Mİ GÖNDERİR Dİ, YOKSA….? İşte o yoksanı cevabını kendimizi aldatmadan mutlaka bulmalıyız. Günümüzde ÜMMİ nin anlamını, okuma yazma bilmeyen anlamına delil gösterdikleri ayeti önce hatırlayalım, daha sonrada üzerinde birlikte düşünelim.

Ankebut 48: Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyorsun. Eğer öyle olsaydı, batıla saplananlar mutlaka kuşku duyacaklardı.

Aynı ayeti başka bir mealden de yazalım ki, ayet daha iyi anlaşılsın.

Ankebut 48: Çünkü [ey Muhammed,] sen bu [vahyin gelmesi]nden önce herhangi bir ilahî kelâmı okumuş ya da onu kendi ellerinle yazmış değildin; öyle olsaydı, [sana vahyetmiş olduğumuz] hakikati çürütmeye çalışanlar, insanları [onun hakkında] kuşkuya sevk edebilirlerdi.

Şura suresi 52. ayetini hatırlayalım ne diyordu elçisine Yaradan?

“YOKSA SEN KİTAP NEDİR? İMAN NEDİR BİLMİYORDUN.”

Demek ki Allah, sen bundan önce din adına herhangi bir kitap okumuyor dun ve yazmıyordun demekle, o günün ehli kitabına ait kitapları okumuyor dun ve bu konuda hiç bir şeyde yazmamışdın, yani hiçbir bilgin yoktu, dediği çok açık anlaşılıyor. Eğer Allah Ankebut 48. ayetinde, sen okuma yazma bilmiyordun demek isteseydi, bunu çok açıkça söylerdi. Kur’an ın hiçbir ayetinde, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine dair tek bir açıklama yoktur. Ümmi kelimesinin anlamı da, yukarıda verdiğim ayet örnekleri ile çok açık anlaşılmaktadır. Kur’an ilk ayetinde, Allah ın adıyla oku diyorsa, nasıl olur Peygamberimiz okuma bilmezdi deriz. Elçisi okuma yazma bilmiyor olsaydı, bu bilgi mutlaka Kur’an da açıkça verilir, sen okuma bilmiyorsun ama bizim oku emrimizle, mucize olarak okumayı öğrendin diye izah edilirdi. Hâlbuki böyle bir bilgiye Kur’an da rastlamıyoruz. Ama rivayetler ışığında ayetleri anlamaya çalışırsak, bu konuda çok şeyler anlatılıyor. Ayetin sonunda Allah ın söylediği cümle, aslında dikkatle düşünüldüğünde her şeyi açıklıyor. “EĞER ÖYLE OLSAYDI, BATILA SAPLANANLAR MUTLAKA KUŞKU DUYACAKLARDI.”

Peki, kuşku duyulacak ne olabilir? Eğer ümmi kelimesine, okuma yazma bilmeyen anlamını verirsek, asıl o zaman kuşku duyulurdu. Asıl kuşku duyulmamasına neden, peygamberimizin bir ehli kitap olmadığı için, bu kitabı kendisinin yazmasının mümkün olamayacağı, dini konularda hiç bir bilgisinin olmadığından, o devrin inançlarından uzak olması nedeniyle, insanların Allah ın elçisine indirdiği kitaptan, şüphe edemeyecekleri anlatılıyor. Ama bizler ÜMMİ kelimesine, ne yazık ki Allah ın tek kelime bile söylemediği bir anlamı vererek, peygamberimizi okuma yazma bilmeyen bir insan ilan etmekten çekinmiyoruz. Bunlara inanmak, batıl inançlarımızı yaşatmak adına önemli olduğundan, inanmakta bir kusur görmüyoruz. Gözlerimiz öyle perdelenmiş ki batıl ile Peygamberimize yaptığımız saygısızlığında farkında değiliz.

Hâlbuki Allah ın elçisi çok tanınan, çevresinde saygın, güvenilir büyük bir ticaret adamıydı. Böyle bir insanın, okuma yazma bilmemesi mümkün mü sizce? O devirde peygamberlik görevini, kendi içlerinden görevlendirilmemesini kabullenmeyen Ehli kitabın benzerini, ne yazık ki bugünde bizler yaparak, peygamberimize hakkı olmayan bir yakıştırmayı yapmaktayız ve okuma yazma bilmiyordu iftirasını atıyoruz. Allah ın elçisine yaptığımız bu saygısızlıktan dolayı, Rabbimiz bizleri affetsin. Tüm bunlardan çıkaracağımız ders, bugün içinde yaşadığımız durumun acı gerçeklerinin, o devrin Allah ın kitabından uzaklaşmış hurafe ve batıla sapmış toplumlarla, aynı konumda olduğu gerçeğidir. Çünkü bugünde, o günde Allah ın indirdiği kitap devre dışı bırakılmış, atalarından gelen rivayetler sanı bilgiler ile din, iman yaşanır olmuş.

BUGÜN PEYGAMBERİMİZİN ÜMMİ OLUŞUNUN GERÇEĞİNDEN, EĞER BİZLER DERS ALIP, PEYGAMBERİMİZİ BU YÖNÜYLE ÖRNEK ALMIŞ OLSAYDIK, YAŞADIĞIMIZ İSLAMDA NE MEZHEPLER, CEMAATLER NEDE TARİKATLAR OLURDU. HİÇ BİRİSİ TOPLUMU ALLAH İLE ALDATAMAZDI. LÜTFEN ALLAH IN ELÇİSİNİN ÜMMİ OLUŞUNDAN DERSLER ÇIKARTALIM VE ALLAH NEDEN KİTAP EHLİ ARASINDAN DEĞİLDE, GERÇEKLERİN ARAYIŞINDA OLAN ÜMMİ TOPLUMDAN ELÇİ SEÇTİĞİNİ ANLAMAYA ÇALIŞALIM. BU KONU BİZLER İÇİN ÇOK ÖNEMLİ BİR ÖRNEKTİR. TABİ ANLAYANA, ANLAMAK İSTEYENE.

SÜNNET

KURAN'DAN AYIRMAK.!

Yüzyıllar boyunca islam tarihinde, Allahın göndermiş olduğu islam dini, hep kavimler tarafından, ilavelere maruz kalmıştır. Dini kendi tekelinden ibaret gören kesimler, dini konularda vahyin önüne geçecek fikirler ortaya koymuş ve toplumu etkisi altına almıştır.

Sünnet , Muhammed a.s dini uygulamadaki yöntemi, haraketlerinin konuşmalarının olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysaki Muhammed a.s. Kurandaki hükümleri uygulaması onun resüllük göreviydi. Bu isim adı altında sünneti ve hadisi resulun dinde hüküm yetkisi olduğuna inanmışlardır. insanlarıda kuranı anlamanın ve yaşamanın tek yolu olarak, hadislere ve sünnete uymak olduğunu söylemişlerdir.
Buna karşı çıkanları Resul düşmanı Allah'la ilçesinin arasını ayırmak Resulü Kur'an'dan koparmak gibi söylemlere muhatap kalındığını hepimiz görmekte ve yaşamaktayız.

RESUL'ÜN SÜNNETİ NEDİR?

Hazreti Muhammet’in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışlarıyla şu ya da bu konuda söylemiş olduğu sözlerin tümü, Hazreti Muhammet’in koyduğu kurallar ve Müslümanlara gösterdiği yol anlamına gelmektedir.

Resul'ün sünneti Kur'an ayetlerine uyması ve onu hem yaşayıp hem insanlara aktarmasımıdır? yoksa Kur'an dışındaki kendi çıkarımlarına göre veya ona atfedilen hadisler midir?

Hakka 44 Eğer bir takım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı.
Hakka 45 Biz onu kudretimizle kıskıvrak yakalar.
Hakka 46 Sonra da onun can damarını koparıverirdik.
Resul dinde vahyin dışında birşey söyleyebilir mi? Öğrenmiş olduk.

Nedir o halde Resülün sünneti?

Yunus 15 Hakikatin apaçık belgeleri olan ayetlerimiz onlara okununca, bizimle karşılaşmayı hesaba katmayanlar: “Bize bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir” derler. De ki: – ❗Bunu kendi arzuma göre değiştirme yetkim yok❗, zira ‼️BEN SADECE BANA VAHYEDİLEN KURAN’A UYMAK ZORUNDAYIM‼️ , eğer Rabbime isyan edersem o zaman ben o korkunç günün azabından korkarım.

En’âm 50 De ki: “Ben size, Allah’ın hazinelerinin benim elimde olduğunu söylemiyorum. Gaybı da bilemem, ben size, ben meleğim/kralım da demiyorum. BEN , ANCAK BANA VAHYEDİLEN KURAN’A UYUYORUM.” De ki: “Hiç gerçeğe karşı kör olan ile onu gören bir olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?”

Demek ki resülün sünneti kuranın taaa kendisidir. Başka arayışa girmeye gerek yoktur. Çünkü ben bana vahyedilene uyarım diyor. Bizde öyle yapıyoruz, resule uyuyoruz, sadece vahye uyuyoruz. Bukadar basit dallandırıp budaklandırmaya lüzum yoktur.

Bu ayetleri görmeyen kör ile gören bir olur mu soruyorum size...?
Aynen öyle ,cevabınızı duyar gibiyim.‼️

Daha bunu ispat edecek ayet çok, ama bu ayetlerle meselenin fişini çekmiş bulunmaktadır kuran.

Şimdi biz, Resûle atfedilen bu uydurmalara mı kanalım. Yoksa hakkı batıldan ayıran kurana, Allahın kelamına mı uyalım. Bunun cevabını da duyar gibiyim.
İşte müminler olarak hakkı batıldan ayıran kuranı, bu söylemlerden koparmak gerektiğini anlamış ve uygulamış bulunmaktayız.
Vahye tabi olan kardeşlerime selam olsun.

ALLAH ELÇİSİNİN HADİSİ (SÖZÜ)

Bakalım, Allahın kuranda resule yüklediği görev nedir.?

🍀Casiye 6 İşte bunlar, sana hak olarak indirdiğimiz Allah’ın ayetleridir. Peki, onlar Allah’a ve ayetlerine inanmayacaklar da hangi hadise inanacaklar?
⚠️Allahın sözünden (hadisinden) başka hangi söze (hadise) inanacaklar. Allah ayetlerinden başka sözün geçersiz olduğunu, hükmü olmadığını bize vurguluyor.
🍀Casiye 7 Allah hakkında yalan uydurup günaha batanların tümüne yazıklar olsun!
⚠️Allahın ayetlerini görmezden gelerek başka sözleri, elçiye atfederek, resul söyledi şu söyledi bu söyledi gibi sözleri, Allah katında yalan olduğunu günaha battıklarını bize söylüyor.

🍀💦RESÜL AYETTEN BAŞKA SÖZ SÖYLER Mİ? DİNDE HÜKÜM KOYABİLİR Mİ? 💦🍀

Yunus 15 Hakikatin apaçık belgeleri olan ayetlerimiz onlara okununca, bizimle karşılaşmayı hesaba katmayanlar: “Bize bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir” derler. De ki: – Bunu kendi arzuma göre değiştirme yetkim yok,✨ ZİRA BEN SADECE BANA VAHYEDİLEN KURAN’A UYMAK ZORUNDAYIM,✨ eğer Rabbime isyan edersem o zaman ben o korkunç günün azabından korkarım.

Kaf 45 Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onları zorla inandıracak değilsin. Öyleyse sen benim tehdidimden korkanlara ✨KURAN İLE ÖĞÜT VERMEYE DEVAM ET! ✨

BUNLARIN İNKARCILARI KESMEDİĞİNİ DAHA FAZLA AYET İSTEDİKLERİNİ DUYAR GİBİYİM GELSİN O HALDE

Yukarıda yazmıştık ama yine tekrar edelim.
Hakka 44 EĞER BİR TAKIM SÖZLER UYDURUP BİZE İSNAT EDECEK OLSAYDI.
Hakka 45 BİZ ONU KUDRETİMİZLE KISKIVRAK YAKALAR.
Hakka 46 Sonra da onun can damarını koparıverirdik de.
Hakka 47 Hiçbiriniz buna engel olamazdınız.
Hakka 48 Şüphesiz ki bu Kuran Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir öğüt ve uyarıdır.
Putlarınızı öldürdü değil mi bu ayetler,kuduruyormusunuz..? Allahın bu hakikati ortaya çıkarmasından ötürü...

ŞİMDİ GELELİM FİTNECİLERİN NİSA SURESİNDEKİ RESÜLÜN HAKEMLİĞİNE VERDİKLERİ MANAYA.

Yukarıdaki ayetlerde elçinin Allah adına söz isnat edemeyeceğini öğrenmiştik. "Elçinin tebliğ ettiği kuranın hükmüne gelin." ifadesini okuyalım.

Nisa 61 Onlara: “Allah’ın indirdiği elçinin tebliğ ettiği Kuran’ın hükmüne gelin!” denildiğinde, o ikiyüzlü münafıkların senden olabildiğince uzaklaştıklarını görürsün.

Ayet kuranın hükmüne gelin diyor, resülün kafasından uydurduğuna değil. Çünkü Allah kaf 45 de kuran ile öğüt ver diyor.

Nisa 65 Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda, çözüm hususunda senin hakemliğine başvurmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça mümin olmazlar.

Nisa Suresi 65 de "SENİN HAKEMLİĞİNE BAŞ VURMADIKÇA VERDİĞİN HÜKME TESLİM OLMADAN MÜMİN OLAMAZLAR." ifadesinde ne anlatılıyor.

Resülün hakemliği kuran ayetleri iledir. Konulara kendi kafana göre hüküm ver demiyor. Çünkü Allah yusuf Suresi 40 da ve kehf 26 da hükmünde ortak kabul etmeyeceğini vurgular. BU DİN ALLAH ILE MUHAMMET RESULUN ORTAK YAPIMI DEĞİLDİR. HÜKÜM YALNIZCA ALLAHINDIR.
Kendi uydurdukları yalanı resüle atfederek hadis adı altında yeni bir din ortaya atarak Allahın ayetlerini görmezden gelerek müminlere köstek, dine engel oluyorlar.
Bunlar Allaha din öğreriyorlar (Hucurat 16) kendi uydurduklarına iman edip kendi kendilerine ilahlık taslıyorlar. Bu ne komik ne vahim durumdur.

KURANIN RESUL ANLATIMI

1. Din ve hüküm olarak Kur'an'dan başka hiçbir kaynak insanları bağlamaz.

2. İnsanlar âhirette sadece vahiy'den sorumlu tutulacaklardır.

3. Din Allah tarafından daha Allah Resûlü hayatta iken ta mamlanmıştır. İlaveler yapıp tamamlamaya çalışmak, Allahın kitabini eksik indirligini idda etmektir.

4.Vahiy dışında, Bu hadisde olsa sünnette olsa kabul edilemez. Allah Resûle uyun der nebiye değil nebi hata yapar. Ama resul yapmaz. Dine birşey ekleyemez. Hakka 45~46 ayetler. Kaf 45 ~yunus 15 ayetler.

5. Din tamamen Allah'a özel
kılınmalı ve orijinal olarakyaşanması gerekir.

6. Dinin üzerine hiç kimsenin hiçbir şey ekleme ve çıkarma yetkisi yoktur.

7. Din ve hüküm olarak Kur'an'dan başka kaynaklar yani mezhep ve firkalar bölücülük ve parçalanmayı
temsil etmektedirler. 7. Allah'ın tüm elçileri sadece ve sadece kendilerine iletilmiş olan Vahiy tebliğ etmişlerdir

8. Allah Resulü Muhammed a.s sadece Allah'ın kitabına Tabii olmuştur.

9. Mezheplerin, hadis yazarlarının, Kur'an Allah Resulü ve Tevhid dini olan İslam ile yakından ve uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur.

NEBÎ VE RESÛL'ÜN ÖZELLİKLERİ

GÜNÜMÜZDE RESUL KİMDİR.?

Nebî, Allah'ın kendisine, kendisi (Allahın) ile alakalı vahiy indirdiği kişidir. Yüce Allah resûllük (elçilik) misyonu ile görevlendireceği kişinin önce iç dünyasını düzenleme ve imar etmesi; mükemmel bir ahlâk ve sağlam bir inanç kazandırması açısından elçiliğe hazırlık olarak resûl olacak kişiyi her türlü iyilik ve faziletlerle donatması demektir. Yani nebî, herkes tarafından örnek alınacak bir kıvama getirilmesi ve olgunluğa eriştirilmesi olarak görülebilir.

Nasıl ki devlet, atayacağı memurlardan görev başlangıcında söz alıyor ve yemin ettiriyorsa, aynen onun gibi Allah nebi'lerden de elçilik vazifesini hakkıyla yerine getirmeleri için bir söz ve misak almıştır.
"Hani biz nebilerden söz almıştık. Senden, Nuh'tan, İbrahîmden, Musa'dan ve Meryemoğlu İsa'dan. Evet, biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık." Ahzab 7

Nebi'lerden alınan sözün ne olduğunu şu âyetten öğreniyoruz: "Hani Allah nebîlerden: 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra yanınızdakileri tasdik eden bir resûl geldiğinde, ona mutlaka imân edip yardım edeceksiniz.' diye söz almıştık. 'Kabul ettiniz ve bu sözümü yüklediniz mi?' dediğinde Kabul ettik cevabını vermişler; bunun üzerine Allah, O halde şahit olun. Ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim. buyurmuştu."

Yukarıdaki ayette geçen "resûl" kavramı Kitap Resûl anlamında kullanılmıştır. Çünkü eğer "Beşer Resûl" olsaydı, zaten nebilerin kendileri resûl olmaları gerekirdi. Elçiliği kuranla ayetlerle yapıyor. Yani Allah "Bir resûl' geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz." diye buyurmazdı. Bu âyette bulunan "resûl'den maksat kendisine risalet (elçilik) yüklenen nebinin, evrensel mesajla insanlara gönderilmesidir. Yani artık Nebi, Allah'ın mesajını insanlara duyurmak görevini yüklenmiştir. Dolayısıyla "nübüvvet" elçilik görevi için bir nevi olgunluk ve yeterlilik derecesinin verilmesi anlamına gelmektedir. "Andolsun biz İbrahime daha önce rüştünü (olgunluk derecesini, belgesini) vermiştik. Biz onu iyi tanırdık." Enbiya 51

Nübüvvet makam ve mertebesi ile alakalı bu anlattıklarım son "nebi" ve "resûl" olan Muhammed aleyhisselâmdan önceki nebilerle alakalı bir durumdur. Son nebî ve resûl (kuranın misyonu) olan Muhammed aleyhisselâmın gelmesi, yani son vahyin indirilmesiyle, nebi ile resûl arasında bulunan farklar çok bariz olarak ortaya çıkmıştır. Yani Allah Resûlü'nden önce gelen nebiler ile resûller arasında bulunan farkları anlamak gerçekten zor bir olaydır.

Fakat Kur'an'da nebi ile resûl arasında bulunan farklar mükemmel bir sistem dâhilinde çok net olarak ortaya konmuştur. Son vahiy olan Kur'an'a göre Nebî'nin haysiyet ve şerefi, aile mahremiyeti koruma altındadır, dokunulmazdır. Nebî'ye saygısızlık yapılamaz, hanımları mü'minlerin anneleridir. Kıyamet gününe kadar Nebi'nin haysiyet ve şerefini korumak mü'minlere Allah'ın emridir. Fakat Nebi'nin şahsi olarak yaptıkları ve sözleri Resûl gibi bağlayıcı dinde kaynak değildir. Nebi'nin söz ve davranışlarının mutlak olarak bağlayıcı olmamasının sebebi Allah'a veya çevresine karşı hata yapabilir olasılığı ile alakalıdır. O açıdan resule uyun ayetleride kuranı kasteddiğinden, vahyi insanlara okumada iletmede hata olmayacağını söyler. Ama nebiye uyulması konusunda ayet yoktur.

Nebiye atfedilen hadis rivayeti, dinde kaynak olamaz. Çünkü hakka suresi 44 den 47 ye kadar olan ayetler. Nebinin din adına kendisine ait söz söyleyemeyeceğini söyler.

Dinde kanun yasa koymak nebiye değil Allaha aittir.

Zira göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. Din ve kural koymak da sadece O’nun hakkıdır. Şimdi siz Allah’tan başkasından mı çekiniyorsunuz?
(Nahl 16/52)
Keza Araf 54~yunus 59_60 ~hud 18_19 ~kehf 26 ~yusuf 40 ~ daha 10larca ayette hükmün kanun koymanın Allaha aiy olduğunu söyler. Buna rağmen nebi Allaha muhalefet etmez.

Nebi ve resül kavramları doğru anlaşılmadığı takdirde çok hatalar yapabiliriz. Bu hatalar bizi müşrikliğe Allah'ın peşi sıra ilah edinmeye kadar götürüyor.

SUNUM =YUSUF UZUN

YİNEDE EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR.

Yorumlar

← VAHYİN HEDEFLEDİĞİ TOPLUM